Hikayeler

Nisan

Yağmur dindi ve koştuğum arnavut kaldırımlarından bir toprak kokusu yükseldi. Nisan yağmurları yumuşak ve sakin. Yine de belli olmaz, her an bir sağanak boşalabilir.
 
Yokuşun dik yerindeyim, nefesim kesilecek gibi oldu, karnımda bir sancı, bir kaç dakika durdum; her gün dinlendiğim kahveye daha dört, beş dakikalık yolum var.
 
Yetişebilmek için hızımı artırdım. Çamaşırlarını asan teyzeye acele bir selam verdim, beni gördü mü emin değilim, dalgındı ve içerdeki radyodan “Bir bahar akşamı rastladım size” şarkısı yükseliyordu.

Rastlamak? Şu kısa ömrümüzde, ne garip tesadüflerle kimlere rastlamıyoruz ki. Tanımadığımız hayatlara girip, misafir oluyoruz. Bazen kapı ardına kadar açık oluyor, ev sahibi gibi dalıveriyoruz içeriye; neşeyle, dostlukla karşılanıyoruz; bazan da yarı aralık bir kapıdan başımızı uzatıyoruz, davet edilip edilmediğimizden emin olmadan,  yüzsüzlüğü ele alıp bir sandalyenin ucuna ilişiveriyoruz, ev sahibinin kaş çatışını gördüğümüzde ise sessizce sıvışıyoruz. Kimbilir böyle kaç ruha dokunuyoruz ve kimbilir kaçında izimiz kalıyor farketmeden ya da onların izi bizde kalıveriyor.
 
Sağlı sollu dükkanlarıyla hergün geçtiğim bu cadde ya da genişçe sokak, açılan kapanan dükkanlarıyla, maaş kuyruğunda bekleyen ihiyarlarıyla, kedileriyle, sokaklarında oynayan çocuklarıyla, dükkanlarının önünde bekleyen esnafıyla soluk alıp veren, yaşayan bir canlı gibidir.

Bu arada güneş bulutların arasında çıktı, ıslak yola vurdu, yol aydınlandı; yağmur sonrası kuş cıvıtıları sokağı doldurdu. Hızla “bahar”ları  yeni açmış ağaçların arasından geçtim. Kaldırımlara yavaş insanlar doluşmaya başladı. Biraz evvel telaşla evlerin girişlerine kaçışan çocuklar şimdi yarım bıraktıkları oyunlarına  geri dönmeye hazırlanıyorlardı. Onlar gibi bir dam altına, bir kuytuya  saklanmış kedilerse  oyun arıyordu.
 
Kahvehanenin kapısında soluklanan şimitçiden simit alarak içeriye girdim. Pencereler ardına kadar  açıktı. Terli olduğumu düşünerek, pencerelerden uzakta çay ocağına yakın bir masaya oturdum.

Tek katlı, yıkık dökük küçük bir kahvehaneydi. Kahvecinin pencere önünde büyüttüğü iki limon ağacı ile menekşelerin, begonyaların kokusu pencereler açık olduğunda içeri dolardı. Duvarları eski futbol takımlarının resimlerinden şahmeranlara, hatlara kadar irili ufaklı bir çok tablo ile dolu temiz bir kahveydi. Geleni gideni tanıdık insanlardandı, arasıra yolunu kaybetmiş bir turist ya da yolu buralara düşmüş bir yabancı uğramazsa eğer.
  
Ben masaya otururken, tavlayı bitiren Selami atığı son zarla son taşını da aldı, zaferini kimler gördü diye biraz da şişinerek etrafına bakınırken beni farketti, arkadaşını gösterek neşeyle bana seslendi “ Yenilen pehlivan güreşe doymazmış.” Arkadaşı önce biraz homurdandı, sonra gülerek “Hadi canım sende” dedi ve gerinerek dışarı çıkıp, simitçiyle sohbete daldı.

Selami masaya otururken “Bu da olmasa hiç neşemiz olmaycak” dedi. “Hayırdır?” diye sordum. Bir sıkıntısı vardı anlaşılan. Simitlerden birini ona uzatıp, bir çay daha istedim.

“Sıkıntı” dedi “Belli bir nedeni yok, ya da ne bileyim ufak tefek şeylerin tortusu” diye ekledi.

“Hep aynı şeyler; ufak tefek sağlık, para sorunları, o kazadan sonra işte. Sen ne yapıyorsun? Sen nasılsın?”
 
“Bildiğin gibi, koşturuyorum” dedim gülerek.

Bu arada çay geldi, garsonun tedirgin tavrından irkilerek geri çekildim boşa gelen bardak devrildi. Neyse ki sadece pantolonun paçaları ıslandı. Garson gerilerek geri çekildi. Tanıdık bir garson değildi.

“Arkadaş da dün işe başladı” dedi Selami.

“Olur delikanlı, insanlık hali, seni telaşladırdım ondan düştü” dedim, canı sıkılan garsona. Bizi takip eden patrona da dönerek “Kabahat benin, arkadaşı telaşlandırdım, hallederiz” diye ekledim. Yeni garsonsa yorgun bir gülümseme ile çayları tazeledi.

Ben yorgun ayaklarımı uzattırken Selami kolunu kıran torununu anlatmaya başlamıştı. Çoçukcağızın kolu kaynamamış, bir daha alçıya alacaklarmış. O da yorgundu …Vucutlarımız mı, ruhlarımız mı daha yorgun diye düşünmeden edemedim.  Bu bitmeyen mücadelede gayeler her an değişiyor, anı anına uymuyordu; bazen günü, bazen yılları ya da bir ömrü kurtarmak oluveriyordu. Bir hastanın başında dert geceyi atlatmak; boğazın kıyısında bir bankta ise ömrün hesabının, gidişatının muhasebesini yapmaktı.

Güneş bulutların arasına çekiliyor, hava kararıyordu. Saatime baktım “Kalkmam lazım, geciktim” dedim. Ayağa kalktık, ben garsondan hesabı isterken Selami içinde yağmurluk olan bir poşet uzattı ” Giy, ıslanırsın yağmur geliyor” dedi. “Sen ne yapacaksın” dedim. “Burdan bir şemsiye alırım” dedi gülerek. Kırılan bardağı da hesaba katarak çay paralarını masaya bıraktım ve beraber dışarı çıktık.

İlk gök gürültüsünü kapıda duyduk ve hemen sonra bir iki damla yere düştü, yağmur geliyordu. Simitçi” Abi şimdi boşalacak, biraz bekle” dedi. “Nisan yağmuru çabuk geçer, acelem var yetişmem lâzım” diye cevap verdim. Selami ile vedalaştım ve yokuştan yukarı doğru koşmaya başladım.

Yağmur, soğuk bir rüzgârla beraber geldi. “Akşama hasta olacam herhalde” diye düşündüm. Selami’ nin tahmini doğru çıkmıştı, bu sefer sağanak halinde yağıyordu ve rüzgârsa hiç hesapta yoktu. Yorgun kaslarım zorlandığı için biraz yavaşladım. Her zaman geçtiğim aktar, bakkal ve  terzinin önünden geçtim. Hepsi kapı önüne, yağan yağmura dalmıştı, beni görünce şaşırdılar. Bakkal “Gel bir çay iç, ısınırsın” diye arkamdan seslendi.

Küçük bir tufan kopmak üzereydi. Gök gürültüleri bayağı kuvvetliydi. Annemin, biz küçükken, korkmayalım diye “Kazanlar devriliyor” demesi aklıma geldi. Kendi korkmazdı ama anneannem çok korkardı. Gök gürültülü, şimşekli yağmurlarda evin içinde fırfır dönerdi. O da herhalde bu korkunun bize bulaşmasını istemediğinden olacak, gök gürültüsünü bize böyle açıklamaya çalışırdı.

Ümit ve korku, bu iki kardeş duygu ne çabuk yer değiştiriyor. Binbir hayalin beslediği bu iki kardeş asla tek başına var olmuyordu. Birinin diğerine baskın geldiği, diğerinin sesinin çıkmasını engellediği uzun zamanlar oluyor gerçi, ama her nasıl oluyorsa, diğeri her defasında bir iğne deliğinden süzülerek geri geliyordu.

Bu sırada etraf sanki bir flaştan çıkan ışıkla aydınlandı, çok geçmeden nerdeyse tepemde bir gök gürültüsü patladı. O kadar şiddetliydi ki yerimde sendeledim. Yağmursa hızını artırmak için sanki bunu bekliyormuş gibi olanca kuvvetiyle hızlandı. Dört beş dakika süren bu sağanağın arkasından nihayet yokuşun başı, yağmur biraz hız kesmesine rağmen hâlâ kuvvetli, uzaklarda ise güneş bulutların arasından çıkmaya hazırlanıyordu. Biraz nefeslenip devam ediyorum, gidicek daha çok yolumuz var.

Reklamlar
Standart
Günden çıkanlar, Kısık ateştekiler

Tadında bırakamamak

Tadında bırakamamak, değişen ve kırılganlaşan insanın hastalığı mı? Yoksa bir duygusuzluğun işareti mi? Kadın cinayetlerindeki artışa baktığımızda işin içinde bir duygusuzluk, kendine dönüklük inkâr edilmez bir şekilde ortada duruyor.

Tek tek baktığında bu insanların bir insana zarar vermenin ona nasıl acı vereceğini bilmediğini söylemek oldukça iddialı bir tavır olur. Ama genede bir insanın canına kıyanın, bir hasta başında sabahlamadığını, çocuğunun canı yandığında kıvranmadığını düşünyor insan. Hele geride kalan çocukların ilerki yıllarda yaşayacakları psikolojik sorunlar düşünüldüğünde. 

Sohbetsizliğinde katkısını inkar etmemek lazım. İnsanlığı duraksamış, kendini kıstırılmış hissedeni tolere edebilecek bir başka insana, dosta sahip olamamak da bir başka netice galiba.  Sohbetsizlik bir hastalık gibi, üzerinde durmak lazım.

Standart
Günden çıkanlar

Gri Gündem – Zurnanın son deliğinden

Gri günler…

Ağır, çok çabuk değişen, değişmesinden medet umulan günler. Televizyon ve gazete okumaktan usandık nerdeyse. Fakat bir haberdir, görüntüdür takılıveriyor göze, kulağa ve zihne eziyet başlıyor.

Dedikodu ve iftira üzerinden yapılan siyaset tiksinti verici. Bulaştığı her şeyi kirletiyor.  Bir karabasan gibi çöken gündemden uzak durmalı. Gücü ele geçirme ile elinde tutma derdinden başka derdi olmayan bu hâlin,  bunun için yapmayacağı bir şey yok gibi. En son bir adayın başvurduğu parti merkezinde semazenle gösteri yapmaya kalışmasında şahit olduk. Başvurduktan sonra emeline nail oldu. Not alalım, ilerde ne kadar dibe vurduğumuzu hatırlamak açısından.

Semazenlik bir hayat pojesi, kendine ve başka hayatlara hayat vermek üzere bir yola çıkış. Bu kadar ayağa düşmüş olması üzücü. İşin kötüsü böyle şeylerin kanıksanıyor oluşu, söz söylemesi gerekenlerin susması, söz söyleme ve protesto etmenin dönüp bizlere kalması. Zurnanın son deliğinden ses gelsin o zaman, ne yapalım:)  

Blogspot’un yasağı devam ediyor, iki hafta oldu galiba. DNS ayarlarını değiştirerek  girmek kesin çözüm değil. Çoğu zaman site okunsa bile siteye girip yeni yazı eklemek mümkün olmuyor. Youtube yasağının ne kadar uzun sürdüğü düşülürse bu işin kısa sürede çözüleceğini beklememek gerek.

Muhasebeciler için martlar artık eski martlar gibi değil. Gene de ilk haftalar bir organize ile telaş ile geçiyor. Martı ve Nisanı organize ettikten sonra esas projemize dönebiliriz sanırım.

Standart