Uncategorized

..

Babil’i başından beri seyrediyorum. Oldukça sert bir alt metni var. ‘Fakirler, güçsüzler her ne yaparlarsa yapsınlar zengin ve güçlülerin karşısında kaybetmeye mahkumdur’ Bugün Mr.Robot’u izlerken farkettim ki aynı alt metin orada da var. Bu kabul artık can sıkıcı şekilde hayatlarımıza sızdığından mıdır nedir artık dizilere de sızıyor. Gerçi böyle dizileri önümüze koydukları hal ile bizi sanki ilerki bölümlerinde bu iş değişecek beklentisine de sokuyorlar. Tabii şimdilik bir beklenti bu. 2000 lerin başında filizlenen komplo merakı da aynı düşünceden doğmuyor muydu. Gerçi orada bir kahraman, Polat Alemdar daha çocukça bir biçimde bu organize zengin ve güçlüleri cezalandırarak bir cevap vermeye çalışmıştı. Şimdi bu mesele gittikçe daha karanlık ve kompleks bir soru olarak ortada. Komplocular ise yeni bir new age din gibi taraftar toplamaya devam ediyor.

IMG_4523

Yeni bir kitaba başladım : Gümüş Güvercin. Oldukça yavaş okumayı planlıyorum. Akşamları yatmadan 5 6 sayfa. Beklediğimden oldukça yoğun bir anlatımı var. İlkin bu yorar şimdi diye düşündüm, ama alışıcam gibi. Konusu Rus mistisizmi üzerine. Bizimkiyle benzerlikler bulacağımı sanıyorum. Bakalım…

 

Bu arada inziva devam ediyor. Günler birbirine karıştı, yavaş yavaş haftanın sonu, başı, pzt. Sendromu anlamını yitiriyor. Şimdilik benim için son barikat ertelenen vergilerinin tekrar ertelenip ertelenmeyeceği sorusu. Eğer süresiz bir erteleme olursa alışık olduğum zaman kavramını tümden yitirecem sanırım.

Aslında üretmek için inziva işe yarar bir şey. Ama benim gibi bütün gün dizi izlerse insan o da bir şeye yaramaz herhalde. Bir şeyler düşünmek, yazmak için belki de Wittgenstein’ın ve Heidegger’in inzivaya çekildikleri evler gibi bir yerde olmalı insan.

images

wittgenstein’ın evi

 

Heidegger’ın evi

Aklımda uzun süredir felsefe üzerine bir şeyler yazmak vardı. Ama tereddütteydim. Herkesin bildiği şeyleri tekrar tekrar yazmak sıkıcı ve gereksiz olur, durduk yere göreve dönüşür diye düşünüyordum. Bir ara formül buldum gailba. Kısa kısa fragmanlar alıntılayıp onların üzerine fazla dağıtmadan yazmak. Kendim için de bir arşiv olacak. Böyle bir şeyi yapabilirim galiba.

Standart
Uncategorized

..

 

Bu sıkıntılı günlerde canı sıkılanlar için linkler…

 

Kültür Tarihi

https://www.youtube.com/channel/UCiqayZmXkk3YQ-FaukMrFNA

 

C. Cengiz Çevik

 

Dilozof

https://www.youtube.com/channel/UCLUyXhgymG9MRSV56yPUQ2g

 

Parmakuçları

https://www.youtube.com/channel/UChhXknmcBowo9A7LYwcDeFQ

 

Hüseyin Salim Saraçer

https://www.youtube.com/channel/UCkuth6Kixew1aa3nxT5dhyQ

 

Murat Erşen

https://www.youtube.com/channel/UC8ouxDGWRIijbBR3MoOaDig/featured

 

Simurg Grubu

https://www.youtube.com/channel/UCVSq0cwd_cqqjFBANDpSjPw

 

Doğan Göçmen

https://www.youtube.com/channel/UCIU0hUwrNYwo5ouQ3ssQ0yg

 

Tamer Ertangil

https://www.youtube.com/channel/UCoCOkm7oaxvV5fy8H-AFwjA

 

Mr. Turan

https://www.youtube.com/channel/UCjHMKjrbwkr0SL7CB59KAHA

 

Yıldız Işık

https://www.youtube.com/channel/UCvBItghW41rbFOC8vyZeL-g

 

Felsefe Türk

https://www.youtube.com/channel/UCe7lALZEGAWdVL7G-x66JFA

 

Eray YAĞANAK

https://www.youtube.com/channel/UCmUo1nSdEW2l4j7CkJYldsA

 

Tarih Obası

https://www.youtube.com/channel/UCIvykQC_8j2-u2D6A_c1K9w

 

Ümid Gurbanov

https://www.youtube.com/channel/UCgis9ukhrAVmy2cPH1ry0PQ

 

PANDORA – FELSEFE

https://www.youtube.com/channel/UCK_ZTcI31cX_LkCwcn3uBQw

 

Klasik Düşünce Okulu

https://www.youtube.com/channel/UCt-xtVPh3ihfbZew1NfyLTA

 

sosyalbilimler org

https://www.youtube.com/channel/UCfZQi17AhcuKxyGCwqUA_6A

 

Çeviri Konuşmalar

https://www.youtube.com/channel/UCiI16ih4d4yCINLOe6sleWA

 

Ertuğrul Uzun

https://www.youtube.com/channel/UC2Q9n1CQn2rcV4HqT0qbxPg

 

Nisan Ak

https://www.youtube.com/channel/UCrv-lGen8Lg2ycdMV6t5szA

 

RasyonelVideolar

https://www.youtube.com/channel/UCJCgiJJ4lnfR2foNVymdU7w

 

ismet yazıcı

https://www.youtube.com/channel/UC_R1DknUoVuGtMTSYkrf_UQ

Fırat Mollaer

https://www.youtube.com/channel/UCTxKOkP1VoIjeQ0624srOzQ

 

 

Standart
Uncategorized

..

Liste yapma işine nerden bulaştım az çok hatırlıyorum. Harbiye’deki iş yerinde, sınırlı zamanda, ki haftada bir gidiyorum, bir şey unutmadan işleri yetiştirmek için bulduğum bir çareydi. Aynı gün içinde yapılması zorunlu olan beyanname, girilmesi gereken evrak çok olunca mecburen bir şey atlamamak için listeler yapmaya başladım. İnziva günlerinde ise dağılmamak için yapıyorum. Tamamını yapmayacağımı bilsemde yine de liste hazırlamak beni derleyip toparlıyor, düzene koyuyor, rahatlatıyor.

90964620_236485261076905_1130842937458950144_n

Yazım hiçbir zaman iyi olmadı. Okul sırasında hele çok kötüydü. Bazen ben bile ne yazdığımı okuyamazdım. Daha sonra beyannamelerdeki rakamların okunaklı olması gerekliliği beni cetvelle yazmaya alıştırdı. Rahmetli Ahmet abi de öyle yazardı. Sanırım ondan gördüm. Gerçi o bu konuda bir efsane idi. Kesik uçlu kalemiyle sabahtan akşam dört beyanname yazardı, sanırsın hat eseri. İşleri alelacele yetiştirme alışkanlığı olan biz piyasa muhasebecilerinin asla anlayamayacağı bir şey. O yüzden listeler kargacık burgacık harflerle yazılıyor hâlâ.

Bugünkü listemde iş öncelikli. Bir diğer iş okumak istediğim Gadamer makalesi. Dünkü listeden devrediyor. Okumak isteyen olursa linki.   Anlama kavramı üzerine bir ömür vermiş bir insan Gadamer. Kavramlar batı felsefesi için önemli. Tarih içinde serüvenleri var. Bir kavram başka bir dönem farklı algılanabiliyor. Bu yüzden dışardan boş iş, gevezelik gibi görülüyor bazen. Bir de teknik yanı var. Felsefe üzerine bir şeyler yazsam mı diye düşünmüyor değilim. Uzun yazıları kimse okumyor mecburen kısa kısa notlar olmak zorunda. Sonra devamını getiremem, dağılırım diye düşünüyorum vaz geçiyorum. Bilemiyorum.

Kargo gelirse bağkur başvurumu hazırlayacağım. Sabah kardeşim bugünler için kargo günleri dedi ona güldük.

Eskiden opera denince gülerdim bıyık altından. Şimdi başka bir şey dinleyemiyorum. İnsan büyük konuşmamalıymış. Aşağı dinleyen, seven olursa diye Delphine Galou’nun bir Bach yorumunu bırakıyorum. Bir de latin bırakayım çeşit olsun.

  1. maddeyi çizebilirim. Şimdi gideyim evde 10 dk. hamsterlar gibi turalayım. Tai chi ye falan bakmak lazım aslında. Bütün kaslar için, iyice hamladık. Birileri skypeden yapmayı akıl etse. Neyse…

 

Standart
Uncategorized

..

Yavaş yavaş ellide ilerliyorum. Bu doğumgünün bir önemi vardı benim için, emekli gün sayımı doldurmuş oldum. Çok mu önemliydi, bilmem, bir etabı daha bitirmiş oldum.

Görüşemesem de iyi dostlar, iyi insanlar biriktirmişim. Bu kadar zaman içinde az iş değil. Geriye kalanlar çok fazla önemli değil. Kalan zamandan dileğim biraz gezmek. Neşeli insanarla olursa daha zevkli olur.

Akşam Dalida dinlerken buldum kendimi. Bugünde Rafella Carra. Kendime ilişmiyorum bu akşamlık. İstediğini dinlesin.

Rafella Carra hiç dinlememiş olanlar için şunu söylebilirim Seyyal Taner in İtalya şubesi. Çocukluğumuzun siyah beyaz televizyonlarının neşelerinden.

 

 

Bunuda ekleyeyim tamam olsun

 

Standart
Uncategorized

..

Annemin kaybından sonra kaybolmuş gibiydik. Bir boşluğun içinde, tutunacak bir şeyin olmadığı bir yerde kaybolmak gibiydi. Açıkçası bu boşluğun içinden çıkmak içimizden gelmiyordu. Kardeşimle yaptığımız tek şey eskileri anmak, anıları tekrarlamaktan ibaretti. Gidenler arasında en çok onun gidişi koymuştu.

Bazı kayıpların yarattığı boşluk kaybolmuyor. Gidenle bizim de bir yanımız gidiyor.  Sadece iklim değişiyor şarkıdaki gibi. “Bir film gelir şehre, iklim değişir…” Ortak sevinçler, kırgınlıklar, söylenememiş sözler bir anının parçası oluyor artık,

Çalışmak belki tek yapılacak şey çok fazla düşünmeden ve yas’ ın günlerin kalabalığında ağrısını giderek azaltmasını umarak.

Standart
Uncategorized

..

Garip bir yaştayım. Arkadaşlarım ya kitap yazıyor ya da blog. Bana da okumak düşüyor.

Son dönemde geceleri bir boşluk oluştu. Bende onu, kitap okumak için değerlendirdim. İlk Ayşe’nin Konig’iyle başladım. Kitap akşam bitti. Sonu başından belli olsa da bir hikayeyi takip etmek, gün dışına çıkıp başka bir dünyaya girmek bana iyi geldi. Çocukluğumuzdaki arkası yarınlar gibi. Roman ya da hikaye okumayalı epeyi olmuş. Kısaca söylemek gerekirse kitabı beğendim. Bende siyah beyaz sessiz filmlerden birini izliyormuşum hissi uyandırdı. Hatta karakterler bile o filmlere çok uygundu. Okuyanı yormayan, bir çırpıda okunabilecek bir kitaptı ama ben sanırım bir ayda okudum.

Onunla beraber Meltem Gürle’nin Kırmızı Kazak’ını okuyorum. Her akşam bir bölüm. Bu nefis yazıların bazılarını gazetedeki köşesinde okumuştum. Uslubunu sevdiğim yazarlardan.

Şimdi gene bir arkadaşın, Nagihan’ın hikaye kitabına başlıyacağım. Onu da yavaş yavaş, akşamları keyifle okumayı düşünüyorum.

Kendi adıma kitap yazmayı hiç düşünmedim. Basmak, yayınevi vs büyük iş gibi geldi bana hep.  Zaten geniş kitleleri ilgilendiren bir şeyler yazmıyorum. Niye yazıyorum onu da pek bilmiyorum. Birkaç sadık okuyucu, aradığım sorulara cevap bulmak, onları tartışabilmek, doğru yolda olduğumu bilmek bana yeter gibi geliyor. Neyse

*

Hafta sonları felsefe grubunun ödevlerini okumakla geçiyor. Bir ay kadar ara verdiğimiz dersler bu hafta başlar sanırım. Dilthey’e gelmiştik. Epeyi bir süre burada kalırız sanırım.

*

Doktoru bir kafede bekliyorum. Önümdeki masada galiba daha evvel bir vesile ile tanışmış ama ilk kez yüz yüze gelmiş bir çift var. Kız, ben kafeye girdiğimde oradaydı. Belli ki erken gelmişti. Kumaş pantalonu birkaç kez ütülenmiş gibiydi. Şık bir ceketi vardı. İki dirhem bir çekirdek gelmişti buluşmaya. Çocuk biraz evvel geldi, kirli sakallı ve kotlu. Üzerinde de  ne yazdığını bir türlü okuyamadığım  mavi bir tişört. Gayri ihtiyarı olası bir ilişkiyi kimin sırtlamak zorunda kalacağının daha şimdiden belli olduğunu düşündüm. Sonra da bunun çok çabuk verilmiş bir ön yargı olduğunu, belki de böyle olmayacağını, giyim kuşam üzerine (Meadçı tavır alma üzerinden) düşünmemin zorlama bir yorum olacağını. Açıkçası bilemiyorum. Bir ara “kendine ihtimam göstermek başkasına gösterilmiş ihtimamdır aynı zamanda” diye boyumdan büyük bir laf etmiştim. Şimdi söyleyebileceğim bunun gerek şart olduğu ama yeter olmadığı. Pekala narsistik bir kişilik de olabileceği. Neyse..

 

Standart
Uncategorized

..

Bu aralar fb da önüme bolca eski İstanbul resimleri düşüyor. Bazılarını dayanamayıp arşive alıyorum. Çoğunda dikkatimi çeken bir şey var. Köprüde, vapurda, piknikte nerde olurlarsa olsunlar insanlar çok şık. 40’lardan 80’lere kadar böyle. Resimlerde bir şeyin beni rahatsız ettiğini hissetim. Yok, eskiye duyulan nostaljik bir özlemden değildi. Daha derinde bir şey olmalıydı. Aklıma bir aralar öz saygı üzerine okuduklarım geldi. Belki bir kısmı bununla alaklı. Ama bana da özgü bir şey değil sanki. Bugün bir meydanda, kalabalık bir toplumda o özen yok artık. Belki de amatör dikiş diken terzi ev kadınlarının ( ne enterasan bir toplumduk, her ailede birden çok terzi vardı, tam romanı yazılacak kadınlardı) ve terzilerin neslinin tükenmesiyle; konfeksiyonla alakalı bir zevksizlik dalgasıdır bu. Bilemiyorum, bizleri bir kota, tişörte mahkum eden şey bir sosyal değişim mi, yoksa toplumsal öz saygı kaybı mı kestiremiyorum.

Standart
Uncategorized

..

Bu aralar sık sık uyanıyor annemi soruyor. Bazen akşam üzerileri, biraz endişeli artık erken kararan sokağa bakarak”annen geç kaldı” diyor . Kendi annesiyle karıştırdığı da oluyor, “kimi soruyorsun benim annemi mi, senin anneni mi? dediğimde “buranın annesi” diyor. Her seferinde “annem öldü” demek zor geliyor. Kaç yaşından bu soruyu sorduğuna emin olamıyorum. Sonra avutmaya çalışıyorum “ben varım, D. var, hep beraber oturuyoruz işte” diyorum. Mekanları karıştırdığı da oluyor. Bu sabah “burası neresi E.” diye uyandırdı beni. Burasının Karagümrük değil de Bakırköy olduğunu söylediğimde pek ikna olmadı ama ses etmedi. Böyle zamanlarda Karagümrüğe, çocukluğuna dönüyor sanırım.   Fatih’in, Yenimahalle’nin adını ise hiç anmıyor.

İki aydır evdeydim. İlk bir ay ayağımın şişiyle geçti. Zor bir dönemdi. Nedenini bilemediğim bir şekilde sağ ayak yorgundu. Öyle pek şiş falanda yoku. Ama diz buna rağmen tam açılmıyordu. Benim de, babamın da performansı geri gitti. Artık evin içinde pek yürüyemiyor. İki defa işe gittik, on beş gün arayla. Kapıdan bindik, iş yerinin kapısında indik. Buna rağmen her ikisinde de fenalık geçirdi, ambülans çağırmak zorunda kaldık. Harbiye’ye artık yalnız gidiyorum. İşleri ise evrakları eve alıp, alpemixle büroya bağlanıp evden giriyorum. Yeni bir sistem oturtmamız gerekecek.

 

Standart
Uncategorized

..

Bugün babamın gözü için muayneye gittiğimizde merdivenlerden inen ufak tefek yaşlı bir kadıncağız dikkatimi çekti. Oldukça yavaş merdivenleri iniyordu. Fakat yaştlarının aksine sağa sola sallanmıyor, merdivenleri tek ayağıyla birer birer inip son her basamakta dizin tam kıvrılmamasından dolayı sendelemiyordu. Gayet yavaş ama dik, sağ ve sol ayaklarını sırasıyla kullanıp iniyordu. Yüzünde galiba belli belirsiz bir gülümseme vardı ve evet, ben bu gülümsemeyi bir yerden hatırlıyordum.

İki sene kadar önce, parka yürüyüş yaptığım zamanlardan birinde gene bankta dinlenirken (galiba) pembe tişörtüyle sağa sola koşuşturan yaşlı bir teyze görmüştüm. Çok hareketliydi, fakat dikkatimi çeken şey, yaşına tezat hareketliliği değildi, koşuşturma şekliydi. Yaşlı teyze sağa sola çaktırmadan bir genç kız gibi koşuyordu. Bir genç kız gibi? Bir ayağını attığında nasıl yapıyorsa hafiften zıplıyor, bir an iki ayağı birden yerden kesiliyordu. Bir banktan diğerine, bir masadan bir başka masaya. Yüzünde yaptığı bu küçük koşulardan biraz mahçup biraz da hınzır bir gülümseme vardı, ama yine de kendini bundan alıkoyamıyor gibiydi.  Belli ki bu ona neşe veriyordu. İçinde bulduğu bu canlı şeyin keyfini sürüyordu.

Yok, hiç neşe üzerine felsefe yapmayacağım. Yapanlar yapmış zaten. Diyeceğim çok uzun süre önce farkettiğim ama yeni yeni gözüme görünen şey; neşe kendimize verdiğimiz en kıymetli hediye galiba. Keşke bunun nasıl olduğu üzerine de biraz fikrim olsaydı.

Standart
Uncategorized

Mevsimlerden Hegel… Şimdilik yavaş ilerliyeceğim. Kant’ın bitecek nispeten okuduklarımdan daha az önemde bir 200 sayfası var. Onu da araya şıkıştırarak.

Standart