Wordpresteki sorunlardan dolayı bir alt sokağa taşındım. Gene ara sıra bir şeyler yazarım sanırım https://mumdangemiler.blogspot.com/
Rutinler
Muhasebede e-defter’e geçişle yeni ve yoğun bir döneme geçmiş olduk. Bu döneme uyum sağlamamız biraz vakit alacak. Diğer yandan maliye gittikçe katılaşmakta, neredeyse muhasebeciye ve mükellefe düşmanca bakar hale gelmekte. Aslına bakılırsa otomasyona geçişle mesleğin ömrü daha da kısalmış oldu. Neyse, ne olacaksa olacak artık.
Yoğunluk rutinlerinin aksamasına sebep oldu. Bunların arasında günlük yürüyüş rutininin aksaması da mevcuttu. Şimdi tekrar yavaş yavaş toparlıyorum. Daha iyi nefes alabilmek için kayıt almak Sinüs Rinse Kit, burun temizleme aparatını sonunda satın aldım ama onu bir rutine oturtamadım. Kardeşimin konuşmasından anladığım horlamanın uyku apnesine dönüşmesi içinde olması bu işi hızlandırdı. Henüz bir rutine oturtamadıklarımdan olsa da kardeşimin söylediğine göre işe yaramış. “Ne yapıyorsan devam et” dedi. Gerçi klasik olanlardan bahçe sulama aletine baktıklarından görünüyor ama bu yapılarda işe başlama anlamına geliyor.
Bu aralar kendiliğinden doğan rutin Ted Lasso seyretmek. Ted Lasso bir İngiliz dizisi. İflah olmaz iyimser koç Ted Lasso ile patronunun hikayesine galiba tam zamanında rastladım. Öylesine başladığım diziyi bırakamadım. Eskiden böyle diziler vardı, artık çekmiyorlar. Hikaye bazen aksıyor, ilginç yan karakterler var, karakter gelişimleri atlanmamış, bir mütevazi koç hikayesinde olabildiği kadar. Öyle çok derin mevzular vad etmiyor dizi zaten.
Bugünlerde bir diğer rutinim Sadi hocayı takip etmek. Sadi Kaymaz Çin’de yaşayan bir ekonomi hocası. Fakat ufku sadece ekonomi değil, bir çok konuya karşı meraklılar. Tarih bunlardan biriydi. Ekonomi konusunda rastladığım en kaliteli youtube kanallarından biri. Tarih, kültür, uzak doğu hakkında bilgili. Hergün sohbet havasından bir saatlik yayın yapıyor. Bazen hafta sonları tarih sohbetleri oluyor. Çalışırken dinlerken güzel oluyor.
202507
Bugünlerde yeni bir instagram hesabını takip etmeye başladım: cremelamare . (Fr. Kaymağın kaymağı) Belki de uzun süredir bir tatil yapmadığımdan resimler bana cazip gelmiş olabilir.
İnstgram sayfası uzun bir tatilin resimlerinin sayfası. Diğer tatil sayfalarından bunu ayıran beş yıldızlı otel değil, mütevazi, sessiz bir tatil. Bir nevi Dolce Vita sayfası. Bitmeyen okul tatili gibi.
Galiba herkesin tatilden beklentisi farklı. Benimkisi biraz buna yakın. Yine de euro üzerinden bir Yunan adasında tatil tuzluya mal olabilir. Sanırım en ucuzu yine alargada tekne tatili olurdu, bir Yunan adası ya da Adriyatik’te bir yerlerde. Kışın sığınılacak marinalar ve teknenin periyodik bakımları maliyet açısından yorucu olacaktır. İnsanın bir Fahrettin kaptan becerikliliğinde olması lazım
Bunları düşündüren şey sanırım tam zamanlı emekliliğin bir şekilde yaklaşmış olduğunu hissetmem. Daha relax bir hayatı nasıl dolduracağım sorusu ile. Gürültülü eğlence mekanlarını sevmiyorum, daha doğrusu sohbet edemediğin geceleri, yemekleri sevmiyorum. Hala gençlikteki dondurmacıya gece yürüyüşleri, sabahları ya da akşam üstü deniz, biraz kitap biraz uyku favorim. Yine de işin kreması yürüyüşler.
Dolce Vita diye bir şey varsa bir zevkin sürdürülmesi gerekir. Neyin zevki ? Müziğin, yemeğin belki giyinmenin ama ille de aylak aylak dolaşmanın 😊
202504
Bu aralar Kral kaybederse’ yi izliyoruz. Kardeşim başlamış, onun anlatmasıyla başladım. Hafta sonu, pazar, D. geldiğinden son bölümü beraber izliyoruz. Dizi Gülseren Buğdaycıoğlu’ nun bir kitabından uyarlanmış. Daha evvel İstanbullu Gelin’i izlemiştim. Masumlar Apartmanı’na cesaret edemedim. Çok ağır konusu vardı. Senaristler mevzuları uzatsada derli toplu bir hikaye oluyor. Çekimler, kamera oyunları iyi. Daha evvel hiç tanımadığım kaliteli oyuncaları gördüm; Gülbin, Neslihan, Güllü harika. Olağanüstü bir şey beklemiyorsanız kafa dağıtmak için bire bir.
Şimdilik bir kehanette bulunayım Kenan’ın yolu günün birinde psikoloğa düşecek ve o da “Annenin doyuramadığını kimse doyuramaz” klişesini (/GB nın daha evvelki dizilerinde olduğu gibi) kullanacak. 🙂

Yıllar önce galiba facebookda şakayla karışık bana tasavvuf konusunda ders verme yetkisi verseler önce Aristoteles’in Nikomakhos’a Etik’ ini okuturdum diye bir not paylaşmıştım. O zaman etiğin bu temel kitabının tasavvuf için niye önemli olduğu üzerinde çok fazla düşünmemiş, gerekçelememiştim. Bu, o zaman için bir sezgiydi.
Geçenlerde Sadece C. için aynı notu paylaşmış ve elimi artırıp Kant’ın Pratik Aklın Eleştirisi’ni de listeye eklemiştim. Ve Ramazan sonrasına konuyla ilgili bir yazı yazmanın sözünü vermiştim. Notları Ramazan boyu yazmıştım ama yazı iş yoğunluğundan biraz gecikti.
*
Nikomakhos, okuyucusuna bir erdem etiği önerir. Fakat bunu yaparken olayların tekilliği karşısında son değerlendirmeyi insana bırakır. Kısaca “ölçülü ol” der. Bu aynı zamanda bir itidal çağrısıdır. Örneğin olaylar karşısında çok cesur olmanın aptallık olduğunu, çok korkaklığın da pısırıklık sayılacağını, en doğrusunun ikisi arasında bir yerde durmak olacağını savunur.
İslam düşünce geleneği içinde bu yol, “orta yol” genellikle benimsenmiş, hatta müslüman için ümmeti vasat denmiştir. Gerçi bunun Musevilik ile Hristiyanlık (Sadece dünyacı/ sadece öte dünyacı) arasında tenzih ile teşbih arasında bir yerde olmak gibi bir anlamı olsa da genelde böyle de algılanabilir.
Benim Nikamakhos’ u bir tasavvuf kitabı olarak önerme sebebim, olayların biricikliği karşısında bir adım geri çekilip tavır almasında. Aklılla doğruyu, olayın/vakanın hakikatini anlama çabasında. Bu çaba, insanı bir tarafgirlikten çıkarıp hakikat arayışına itiyor. Bir şart koşmadan zamanı, olayları okumayı öneriyor.
Kant’ın Pratik Aklın Eleştirisi’nde de aklın aletleleri ise maximler. Zihnin “bunu niye yapıyorum” sorusuna aradığı ilk cevap bu eylemi özgür iradeyle yapıp yapmadığı. İkinci cevap bunun bir şeyin karşılığı olup olmadığı. Yani ahlaki eylem bir işleve (çıkara mı sahip). Ve son soru bu eylem bir insani tavır olarak genellebilir mi, bu eylemden bir ahlaki ilke çıkar mı?
Bu sorular her ne kadar dış dünyadaki bir eylemin doğruluğu üzerineyse de aynı zamanda iç dünyamızda da tutarlı bir benliğin oluşmasına(/arayışına) da katkı yapar. Kişinin kendi kendine tanıklığı ister istemez “o olayda böyle tepki verdim bunda ise böyle” diye kendini sorgulamaya ve bir orta yol, tutarlılık, bütünlük arayışına yönelir. Bu tanıklık ileride derinleşmek gerektiğinde bambaşka bir yerde de işimize yarayacak.
Sorgulama (içe dönüş) çoğunlukla iş işten geçtikten sonra bazen bir pişmanlığın rahatsızlığıyla, gecikmiş bir cavapla ve bir farkındalıkla biter. Bana kalırsa bu cevapların “kendini bil” e giden yönü var.
Yolda olanın, yola çıkmış olanın ya da sadece insanlık derdi olanın duygularının ve aidiyetlerinin dışında ya da onların farkında dünyayı okuma derdi, hakikat derdi.
Biz, gerek Ariston’unun Nikomakhosun’da gerekse Kant’ın Pratik Aklın eleştirisisinde tasavvuf adına “keyfiliğin hudutlarını” arıyoruz. Farklı ihtiyaçlar için suçun/iyi-kötünün yargısını nasıl bulacağımızı – bu yargıları nasıl gerekçeleyebileceğimizi arıyoruz. Bir başka ifade ile önümüze çıkan bir olay hakkında vereceğimiz hükmü siyasi bagajımızın, kültürel aidiyetlerimizin, dinsel kabullerimizin, duygularımızın (nefretimizin veya sevgimizin) kısaca tüm ezberimizin dışında eğmeden bükmeden aklımızla değerlendirebilmenin imkanını, dayanaklarını arıyoruz. Gerek Aristo gerekse Kant bize bir alet çantası verir. Çünkü sorumlu olmak bir yerde akli melekelere sahip olmak demek.
Aristoteles ve Kant bize iyi ve doğruyu bulmak için bir alet çantası öneriyor, ama işin doğrusu, adili, iyisi için bu yeter mi yetmez. Hüküm bu yüzden kesinliğin dışında bir yerde. Eleştiriye her zaman açık. Bu bana Tasavvufçuların bir meseleyi uzun uzun izah ettikten sonra işin sonunu İşin doğrusunu Allah bilir” diye bağlamalarını hatırlatıyor. Tüm zamanlar için söz söylemenin sahibini hatırlayarak, hatırlatarak.
*
Meselenin hakikati arayışına tasavvuf yeni bir şey ekler, eylemin nasıllığı. Genellikle nezaketle, iyilikle tavır alma derdi, (/bazense sertlikle). Gene her olayın şartlarına göre asla emin olunamaycak bir seçiş. Ve hükmün neliğinde olduğu gibi bitmez tükenmez bir tanıklık, kendini sorgulayış.: “En doğru tavır bu muydu?”
İçerde aradığımız şey kendimiz. Biteviye bir benlik inşası. Kendi kendimiz şekillendirdiğimiz anlamlandırdığımız. Bu süregiden bir tanıklık olduğu için devamlılığı olan bir iletişim, yeninden yeniden yaratım ve tanıklık.
*
Notları hazırlarken ChatGPT ye editlemesi için atmıştım. Sonra yazıyı etkiler diye okumaktan vaz geçtim. Sanırım yapay zeka tutarlı bir şeyler yakalamış. Onun emeğini de zayii etmeyelim. Edebi editlemeyi atlıyor Akademik tonla yaptığı editlemeyi de aşağı ekliyorum. ChatGPT benim daha sonra yazı uzamasın diye çıkardığım notları da kullanmış, bu haliyle bu notlarda kullanılmış olur.
ChatGPT:
Elbette, metni şimdi akademik bir dille yeniden yazıyorum. Anlatımı daha analitik, kavramsal temellere dayalı, açık ve tutarlı hale getiriyorum. Felsefe, ahlak kuramı ve tasavvuf arasındaki ilişkiyi vurgulayan akademik bir tonla yapılandıracağım:
Ahlaki Maksimler, Akli Yargılar ve Tasavvufi Farkındalık Arasında Bir Kavrayış Arayışı
Ahlaki maksimler yalnızca davranış normları koymaz; aynı zamanda bireyin kendilik bilinciyle yüzleşmesini mümkün kılar. Bu tür ilke ve önermeler, bireyin eylemlerini yalnızca dışsal değil, aynı zamanda içsel ölçütler üzerinden değerlendirmesine neden olur. Sıklıkla “Bunu neden yaptım?” sorusu, eylem gerçekleştikten sonra gündeme gelir ve cevabı çoğunlukla geç kalmış bir iç sorgulamaya işaret eder. Bu durum, bireyin eylem-sonrası muhasebe sürecinde etik öz-farkındalık geliştirmesinin bir tezahürüdür.
Bu bağlamda, ahlaki refleksiyon sadece dışsal normatif sistemlerin değil, içsel duygusal durumların da farkına varılmasını gerektirir. Dolayısıyla, bireyin davranışsal pratiği ile duygusal deneyimi arasında kurulan bağ, ahlaki bilinç düzeyini artırır. Buradan hareketle, insanın kendine yönelişi, klasik anlamda bir “kendini bil” çağrısına dönüşür.
Aristoteles’in erdem etiği ve Kant’ın deontolojik kuramı, bireyin iyi ve doğruyu belirlemesine yardımcı olacak kuramsal çerçeveler sunar. Her ikisi de aklın rehberliğine dayalı bir ahlaki eylem modellemesi önerir. Ancak bu kuramların sağladığı “alet çantası”, gerçek yaşamın karmaşıklığı içinde her zaman yeterli olmayabilir. Zira ahlaki hüküm verme eylemi, çoğu zaman bağlamdan etkilenir ve dolayısıyla kesinlikten uzaktır. Bu da, ahlaki yargıların daima eleştiriye açık olduğunu gösterir.
Bu noktada, tasavvuf düşüncesindeki “kesinlikten kaçınma” eğilimi dikkat çekicidir. Tasavvuf geleneğinde sıkça rastlanan “Doğrusunu Allah bilir” ifadesi, bilginin sınırlarını ve hüküm vermenin tehlikeli doğasını hatırlatır. Bu yaklaşım, ahlaki yargının teolojik ve metafizik boyutuna dikkat çekerken, aynı zamanda bireyin epistemolojik tevazu içinde kalmasını önerir.
Bu anlayışla bağlantılı olarak “ümmet-i vasat” (orta yol topluluğu) kavramsallaştırması önem kazanır. İtidal (ölçülülük) ilkesi, hem bireysel hem de toplumsal düzeyde dengeyi gözeten bir ahlak anlayışının temelidir. Bireyin kendi iç dünyasında anlam arayışı ise yalnızca dışsal normlar üzerinden değil, içsel dönüşüm ve farkındalık süreçleri aracılığıyla gelişir. Bu anlamda, tasavvufi gelenek bireyin “kendi”sini şekillendirdiği bir iç yolculuğu vurgular. Bu yolculuk süreklilik arz eder; çünkü insanın varoluşu durağan değil, dinamik bir yaratım süreci olarak kavranır.
Sürekliliğin kesintiye uğraması, bireyin anlam dünyasında bir kopuş yaratır. Tanıklığın sürekliliği, ahlaki bütünlüğün ve varoluşsal istikrarın sürdürülebilmesi için elzemdir. Gündelik hayatta karşılaşılan olaylara büyük anlatılar (örneğin dini, kültürel ya da etik normatif sistemler) üzerinden verilen tepkiler, bireyin kendisini ve dünyayı anlamlandırmasında temel bir işleve sahiptir. Bu büyük anlatıların eksikliği ise içsel bir dağınıklık, normsuzluk ve dolayısıyla güven kaybı doğurur.
Bu bağlamda “yolda olan” birey için bu anlatılar yol gösterici olabilir. Duyguların ve aidiyetlerin bilinciyle ya da onlardan arınarak dünyayı kavrama çabası, hem bireysel farkındalık hem de toplumsal etkileşim açısından önemlidir.
Tasavvuf geleneğinde yer alan ilkeleri sıralamak mümkün olsa da, bu ilkelerin bireyden bireye farklılık göstermesi, onların sabit önceliklere indirgenemeyeceğini gösterir. Ancak genel olarak, tasavvufun temel gayesi “Allah’ın rızası ve aşkı”, metodu ise “insan yetiştirmek” olarak özetlenebilir. Aşk ve rıza birer nasip meselesi olduğuna göre, insanın eğitimi ve terbiyesi konuşulabilir ve çalışılabilir tek alan olarak kalır.
Son olarak, Aristoteles’in Nikomakhos’a Etik’inde ve Kant’ın Pratik Aklın Eleştirisi’nde, tasavvufun ahlaki sınırlarını belirleme çabasıyla örtüşen bir tema vardır: “Keyfiliğin sınırları.”
İyi ya da kötüye dair yargılarda bulunurken, birey çoğu zaman kültürel, siyasal ve dinsel arka planının etkisi altındadır. Bu etkilerden bağımsız ve akli temellere dayalı bir değerlendirme yapmanın imkânı ise hala açık bir felsefi sorudur.
Her iki filozof da bu soruya yanıt ararken, bireye akli melekelerini kullanma sorumluluğu yükler. Çünkü ahlaki sorumluluk, nihayetinde aklın etkin ve eleştirel işleyişine bağlıdır.
Bu versiyon, akademik bir makale ya da sunum metni olarak kullanılabilir. İstersen kaynakça ekleyebilir, başlık-alt başlık yapısı kurabilir veya belirli kavramları derinleştirebilirim. Nasıl ilerleyelim?
El sueño de la razón produce monstruos –“Akıl Uykuda Canavarlar Üretir” (Francisco De Goya)
2025/2
Biraz deepseek i kurcaladım. Oldukça kullanışlı görünüyor. Ücretsiz olması bütük avantaj. Yine de chatgpt nin çevirirleri daha iyi. Bir kaç ingilizce finans kitabını chatgpt ile okumayı düşünüyorum. Profesyenel çeviri gibi olmaz ama hiç yoktan iyidir. Pdf kitaplar ocr üzerinden okunmuşsa kopyalamak oldukça kolay oluyor. Çevirilen sayfalar word dosyası olarak kindle a yollanabiliyor. Bu sayede emektar kindle ı daha verimli kullanabileceğim.
İlk olarak Apurple un blogundaki makaleler üzerine deneme yapmaya başladım. Trading in the Zone dan da iki bölüm aktardım. Kitaplar daha kolay oluyor. Bloglardaki resimler çeviriyi yavaşlatıyor.
Apurple Amerikalı genç bir dolar milyoneri adayı. Sayfasında FIRE (financial independence, retire early) (finansal bağımsızlık- erken emeklilik) üzerine makaleler yazıyor. Erken emekli olmak 9 senesini almış. Bilinçsizce para biriktirerek başladığı bu dönemin 3. senesinde bu fikri duyuyor ve ciddiye almıyor. 4. senede okuyup araştırmaya başlıyor. 9. senenin sonunda, covid zamanı 500 bin dolara ulaşınca – otuzlu yaşlarında aktif çalışmayı bırakıyor. Şu sıralar 900 bin dolar civarında bir pörtföyü var, bir milyona gün sayıyor. Rakamları blogunda ve instagram sayfasında paylaşıyor. Şu aralar Japonya’da, dünyayı geziyor.
Trading in the Zone ise trade pisikolojisi üzerine bir best-seller. Bu işle ciddi olarak uğraşmak isteyenlerin, günlük/haftalık al-sat yapanların baş ucu eseri. Ben henüz okuyamadım. Türkçesi de var fakat epubını bulamadım. Ben de niyeyse kindledan okuyacam diye inat ettim. Trade’e bir şekilde geri dönmek istiyorum. Yatırım işi uzun vadeli, çok fazla vakit almıyor ama trade öyle değil. Günlük çalışma disiplini istiyor. Gün içinde bir şekilde ona zaman açmam lâzım.
Bu arada Japon evhanımları hikayesi bir efsane değilmiş, bunu öğrendim. Kendilerine Bayan Watanabe deniyormuş. Bir aralar gece yarısı dövizin fırlaması konusunda olağan şüphelilere arasındaydılar. Gece yarısı kim TL üzerinden trade eder sorusu kafaları meşgul ederdi, Avrupa ve Amerika uykudayken.
2025/1
Bu ay The Sopranos’u seyretmeye başladım. Dizi, panik atak geçirip bayılan bir İtalyan mafya babasının hikayesini anlatıyor. Dr. Melfi ve Tony Soprano’nun terapi sahneleri dizinin en renkli sahnelerinden. Kızıl Goncalar’daki Özcan Deniz ve Cüneyd seanslarından sonra daha renkli ve eğlenceli buldum. Dizi 6 sezon ve her sezon 12 bölüm. Yani oldukça uzun. Ben üçüncü sezonun ortasındayım.

*
İtalyanca kursu geçen hafta bitti. Kursa devam etmeyi düşünüyorum en azından A2 ve B1 i almayı. B1 sanırım video ve TV seyretmeye yeterli olacaktır. Üç aylık kurs A1 in hakkını vermek için yeterli değil. Yine de elinde çalışabileceğin bir materyal oluyor. Üzerinde çalışılacak bir yol haritası. Zaten dil çok çabuk solan bir şey, hele bu seviyede. O yüzden çalışmak ve pekiştirmek gerekecek. Bunu İtalyanca ile bir tanışma olarak görmek en mantıklısı.
Bütün derslere katıldım, ödevlerin hemen hemen hepsini yaptım. Aktif üç öğrenciydik ve dil konusunda en acemi bendim. Son üç ders biraz yoğundu. Ezberlenecek kelime çoktu, gramer olarak öğrenilmesi gerekenler fazlaydı. Sonuçta beklediğimden iyi geçti.
Kursun bir getirisi Quizlet oldu. Kelime ezber için eskiden hazırladığımız kartlar vardı, herkes hatırlar. Belki internet versiyonunu vardır diye arayınca birkaç program çıktı. Bunlara flash card diyorlarmış. Ben ücretsiz versiyonunu kullandım. Bilgisayar ve cep senkronize olabiliyor. Bu sayede gittiğim her yerde kelime ezberleme şansım oldu. Kelime ekledikçe büyüdü ve 700 kelimelik mini bir sözlük ortaya çıktı. Quizlet istatistiğine göre 104 gündür aralıksız her gün girip çalışıyormuşum.
*
Geçen hafta zatürre aşısı oldum. Epeyidir aklımdaydı. Annem üç defa zatüre geçirdi, sonra iz bıraktı. Babamın ve eniştemin solunum sorunları oldu. Ciğer kapasitesini güçlü tutmak önemli sanırım. Buraya not almış olayım, ne zaman yaptırmıştım diye kafama takılırsa bakacağım bir yer olsun.
*
Aşağıdaki minik video beni savunmasız yakaladı. Üst üste altı-yedi kez seyretmişimdir.
Şef Arash Fouladvand 2024 de Paris’te verdiği bir konserden. İnstagramda takip ettiğim @gulustanimiz paylaşmış. Konserden bir kaç parçayı daha paylaşmış. Bu tarz müziği sevenlere öneririm
2024
Sene sonuna az bir zaman kaldı. Artık 2024 ü yazabiliriz sanırım.
Bu sene muhasebeciler için olağanüstü yoğun bir seneydi. Bu yoğunlukta emeği geçen Gelir İdaresini ve Muhasebeciler Odasını sessizce anıyorum. Meslek bu seneyi ve sizi unutmayacak. Sene içerisinde olan biteni anlattığım için bu postta tekrar anlatmam gereksiz olacak.
Yürüyüş için bu sene 3000 adım ortalaması hedeflemiştim. Yani 2 km. Bu sene bunu gerçekleştiremedim. Bir evvelki senenin biraz üzerinde, bir km yürüyüş ortalaması ile seneyi kapatacağım gibi. 3000 adım hedefi ise 2025′ e devretti.
Uyku da başarısız hedeflerden. Şimdilerde bilgisayarı kapatma saatini 00,30 olarak kararlaştırdım. Uygulayabilirsem daha erken kalkıp günden daha çok kazanma imkanım olacak. Geç kalkmak, uykusuzluk ciddi bir problem.
Finansal olarak iyi bir sene oldu. Bu sene en çok bu konudan memnunum. Sonunda bir yatırım stratejisi oturttum. En az riskli yatırım araçlarıyla başladığım seneyi, sene başında gerçekleşmesi zor hedef olarak gördüğüm noktada kapatıyorum. 2025 de ağırlığı hızlı koşan atlara kaydıracağım. Sıra yavaş yavaş onlara geliyor. Trade için (al/sat) ise vakit bulamadım. Çok emek sarf ettiğim, kurslar aldığım bu alan atıl kaldı. Seneye inşallah.
Yazın resim konusunda epeyi video seyrettim. Portre ve sokak resmi konuları ağılıktaydı. Çok kaliteli videolar var, bunlardan öne çıkan ikisini buraya not edeyim: Stephen Travers Art ve Stephen Bauman . İleride aklıma eserse aramayım, buradan devam ederim. Bu arada internetten topladığım kitaplarla resim konusunda ciddi bir kütüphane edinmiş oldum. Merak eden olursa e-mailini yazsın, linki paylaşırım. Resim konusunda kaynakları temin ettikten sonra sonra resme son verdim(/ara verdim?) . Teorik bir kaç şey öğrendim ama motor becerilerimde hatırı sayılır bir gelişme yok. Zaten öncelikli bir mevzu değildi. Aklıma estikçe döndüğüm sıkıldıkça bırakıp unuttuğum bir konu.
İtalyanca senin sürprizi oldu. A1 in bitmesine iki ders kaldı. Bitince bu konu hakkında yazarım. Başladığıma pişman olmadığım bir şey olduğunu söyleyebilirim.
2025 in herkese sağlık, huzur, bereket ve neşe getirmesini dilerim.
Hatırladıklarım
Annemin 2-3 senede bir gittiği akrabası vardı. D. ile dün adını çıkaramadık. D. o aileyi daha net hatırlıyor, ben de o hatıralar o kadar kuvvetli değil. Teyzemin gidişinden sonra artık sorabileceğimiz kimse de kalmadı.
Burayı birazda bu çocukluk hatıralarını yazmak için açık tutuyorum. İleride hatırlamak istersem bakmak için. Gittikçe uzaklaşıp silikleşen o hatıraların bende ayrı bir yeri var galiba.
Çocukluğumdan kalan sesler bazı sesler var. Onların arasında Esin Engin’in ve tangolarının yeri ayrı: “Papatya gibisin, beyaz ve ince”. Radyodan çok sık duyardım Neşeli tangolarına rağmen Esin Engin bende hep kederli bir adam resmi bırakmıştır. Bugün olsa kim bu adamı bu denli üzmüş diye gugılardım. Bir de Şecattin Tanyelli vardı. Sesini hatırlıyorum sadece. Bir de beyaz ceketli, biraz şişman bir adamı.
Daha yakın tarihlerde flemenko tarzı hafif müzik yapan abiler var: Doğan Canku, Salim Dündar vs. Onlar sanki hep vardı. Sonra 90 larda yavaş yavaş kayboldular.
O yıllarda kültürel bir aşağılık kompleksi yoktu. Farklı seslere karşı toplum daha özgüvenliydi. Şimdilerde vals duysalar (Gülnihal’den habersiz) ödleri kopuyor.
Oysa kültürler geçişli. Kimin kimden neyi, nasıl aldığı ise sanat tarihçilerinin işi. Çok kasmamak lâzım.
*
O yıllardan, yani 80 lerde hatırladığım bir diğer şey, bitmek bilmeyen akrabalar günü döngüsü. O zamanlar herkesin bir günü vardı; annemin günü ayın 22 siydi. Bir hafta evvelden temizliğe başlardı. Börekler, kurabiyeler hazırlanırdı. Bir ara patatesli kurabiye diye bir şey vardı, sonra kayboldu. Börekler tabii ki arnavut böreğiydi; kıymalı ya da ıspanak, Bize bazen semizotundan da yapardı. Böyle günlerde ben çakallık peşindeydim. Bize de yapsın diye ama bize yapmıyorsun böyle diyiyip kızdırırdım: ” Misafiri sevmeyeni Allah sevmez” diye haşlardı. Akşamleyin misafirler gittikten sonra iyice yorulduğundan olacak kendini koltuğu atar, sızmadan evvel de gülerek “Eşeklik ama rahatlık derdi”, sınavını vermiş bir öğrenci mutluluğuyla. Akrabalar günü, hatırladığım kadarıyla 90 larda güne sonra da altın gününe evrildi. Hala var mı bilmiyorum. İkram rekabeti sonu olmuş olabilir, tabii gittikçe yaşlanıyor oluşları da.
Evdeki olağan dışı temizlik ve düzen; açık büfe gibi bol börek, kurabiye; koşuşturma, telaş. Sanırım bu curcunayı seviyordum. Sosyal bir insan olmasam da bahçeli bir evim olsa, imkanlar olsa Jim’de ki gibi hafta sonları yemek faslını gerçekleştirmek isterdim.
*
Cevher’i bitiremedim. Demi Moore’u yaşlandıran hangi makyaj ustasıysa işini abartmış, gece seyretmeyin. Birden bire böylesine yaşlanması şok edici.
Oldukça uzun bir filim ve yavaş bir tempoda ilerliyor. Tahmin edileceği üzere gençlik/yaşlılık- güzellik üzerine bir film. Henüz bitmediği için seyretmesem de olurdu diyemiyorum. Reklamının yapıldığı kadar olağanüstü bulmadığımı söyleyebilirim sadece. Buna rağmen başarılı yanları var. Sınırlı-dar bir alanda mekan kullanımı ilginç. Renk seçimlerine, ışığa kafa yorduk diyor film. Fikir orijinal ama sanki üzerinde çalışılıp geliştirilebilirdi gibi geldi bana. Mesela zorlasan buradan bir Theseus’un gemisi hikayesi çıkardı. Maalesef film bir derinliğe ulaşamadan Alien tarzı bir bilim-kurguya dönüşmüş. Yapımcıların, izleyeni şaşırtmak, düşündürmek yerine şok etmeyi tercih etmiş olması filmin handikapı; Hollywood tarzı işte.
*
Yeni şeyler
İtalyanca kursuna başladım. Geçen perşembe ikinci dersi yaptık. Durduk yere kendiliğinden oldu. Giula (Culya) hocayı bir müddetir takip ediyordum. Youtube da öğrencilerinin çok güzel paylaşımlarına denk geldim bir kaç hafta evvel. Sonra 15 gün önce A1 seviyesinde yeni bir kurs açtığını gördüm. Perşembe akşamları 19.30-21.00 arasıymış. Fiyatı merak ettim; o da uygundu. O zaman ben bu kursu alabilirim diye düşündüm. Sonra ? Sonra çok düşünmedim kursa yazıldım. Düşünme aşaması bir sonraki gündü. Dile çok fazla yeteneğim yoktu, Kasım ayında peşin vergiler vardı, bunu yapacak enerjim var mıydı, falan filan. İlk derse kadar bunlar kafamda döndü durdu. İlk dersten sonra bu düşüncelerin çoğu kayboldu. Sadece A1 seviyesinde bir kursun çok anlam ifade etmeyeceği devamını getirmem gerektiğini düşünüyorum şimdilerde. Ama onu da herhalde biraz ara vermeden yapamam gibi geliyor, bakalım hayat ne getirecek.
Galiba bir şeyin yapılabilir olduğunu fark ettiğim an, o şey vucüd bulup karşıma dikiliyor ve bana bir meydan okumaya dönüşüyor ” e yap o zaman” diyor. Ben de bu meydan okumaya kayıtsız kalamıyorum. Gerçi böyle çok düşünmeden giriştiğim işlerin sonrasında onların bana bambaşka kapıları açtığı da çok oldu. Bu seferde böyle olur mu bilemiyorum.
İtalyanca öğrenmek için bulduğum gerekçeler: bu sene çok yoğun ve sıkıntılı geçti ,İtalyanca bana hep neşeli bir dil olarak gelmiştir, hem kafam dağılır, bir şeyler öğrenirim hem de yeni birilerini tanıyıp bu asosyalliği biraz azaltırım. İkna oldum mu, eh. En iyisi çok düşünüp anlam arayışına girmeden hayatın açtığı bu patikadan yürümek. Şimdilik keyifli gidiyor. Şu an için çözülmeyi bekleyen tek problem artikeller.
Bu arada Giula hoca oldukça iyi bir hoca, yaptığı işin hakkını veriyor.

Geçen hafta “Gizli bir yaşam” filmini seyrettim. Uzun süredir listemde bekleyen bir filimdi. Konusu oldukça netameli bir konu; vicdani retçilik üzerine. 2. Dünya savaşında Avusturya’nın bir köyünde geçiyor. Üç saate yakın, oldukça yavaş ilerleyen bir film. Hem konusu, hem de yavaşlığı açısından zor bir film. Bu zorluğu Avusturya’nın olağanüstü doğasıyla, mimarisiyle bir nebze aşıyor. Filimde neredeyse konuyla ilgili tüm argümanlar tartışılıyor. Bir insanın doğru bildiği bir konuda diretmekte ne kadar ileri gidebileceğine şahit oluyoruz. Konuya ilgisi olan, yavaş filimlerden sıkılmayanlar için vakit kaybı değil.


