Anı, Hasar tespiti, Hayal meyal, Kısık ateştekiler, Uncategorized, Yas

Dedem

Kardeşim bir film/dizi sitesine üye olmuş. Beraber house of card’ı izliyoruz. Birinci sezonun sanırım yedinci ya da sekizinci bölümünde geçen bir söz beni epeyi düşündürdü. Kurt bir politikacı onuruna eskiden okuduğu okulunda bir kütüphane kurulur. Dizinin kahramanı burada eskiden beraber okuduğu arkadaşlarıyla tekrar karşılaşma fırsatı bulur, hep beraber eski günleri anarlar. Adına açılan kütüphane için kendisinden bir konuşma yapması istenir. Konuşma eski günlere, dostluklara gelince bir müddet kürsüde duraksar, o günlerin kendisi için ne anlama geldiğini düşünür sanırım. Sonunda o günler tanımlayacak en iyi kelimenin harmony/uyum olduğunu söyler. Gerçekten yakınlarla, dostlarla geçen güzel günleri tanımlayan sözcük uyum galiba. Nasılını bilmeden hayatın bir döneminde iki ya da daha fazla insan bir daha tekrarlaması mümkün olmayan bir uyum yakalayabiliyor. Sadece içimizdeki karanlıkta yankılanıp duran bilinç bir başka bilinçle aynı uyumu yakalıyor. Bir işaretle, bir imayla ufak bir hareketle anlaşabilir hale geliyor. Küçük elektik akımlarıyla gören, duyan, düşünen ve bunlarla bir başkasına yönelen bilinç her şeyi kapalı bir kutu içinde karşındakinin ne halde olduğu asla tecrübe edemeyecek bir fiziki yetersizlikte iken; garip, sihirli bir şey olur; kendiliğinden bir uyum doğar.
Bundan seneler önce dedem Silivri’ye geldiğinde onunla balkonda saatler geçirirdik. Dedem blum oynamayı severdi. Saatlerce oynasa sıkılmazdı. Şimdi düşünüyorum belki de beni oyalamak içindi oynaması. Suya girdiğinde sırtüstü yüzmekten hoşlanırdı hatırladığım, bir de balkonda uyumayı severdi. Babam sırt üstü yattığında bir sigara yaktığını o sigara bitene kadar sırt üstü yüzdüğünü anlatır gülerek. Ben doğduğumda sigarayı bırakmıştı, o halini göremedim.
Dedemle yaşadıklarımız artık bir anı. Hiç yaşanmamış, hayal ürünü şeyler değiller, bu yüzden varlıklarını hala sürdürüyorlar. Bir zamanlar var olan uyum, bağ şimdi bıraktığı etkiyle, tortuyla varlığını bir başka şekilde bizde bir yerde sürdürüyor; bazen bir anıda, bir harekette, bir sözde kendini hatırlatan.
Standart
Hatıralar, Hayal meyal, Kısa notlar

..

Yorucu bir gündü. Her şey ucu ucuna yetişti. İşlerin iki günde bitmesine ben de, Dursun da şaşırdı. İşin büyük bir kısmı bitmiş olsa da  “Bu ay da peşin vergiyi idrak ettik” dememize daha 2-3 gün var.

Harbiye bu yaz gününde, serinliğiyle rahat çalışılabilecek yerlerden biri. Yine de muhasebede keyifle bir şeyler yapabilmek için zaman baskısının olmaması lâzım. Kulağa tuhaf gelse de muhasebeyi keyifle yapan insanları tanıdım. Bir şekilde keyifle çalışmanın yolunu bulmuş bu insanlar, meslekte de benim ustalarımdır bir yerde.

Rahmetli Ahmet abi bunlardan biriydi. Stajını büroda yapmış biri için temel öncelik işin zamanında yetişmesidir. Ne olursa olsun iş zamanında yetişmelidir. İster şerit çek, isterse excel’de topla, ama işi vaktinde yetiştir. Ahmet abinin önceliği sunumdu, sunum şık olmalıydı. Kutsal bir emanet gibi çekmecesinde sakladığı kesik uçlu kalemiyle koca gün sadece dört tane kdv yazdığını görünce dumur olmuştum. Artık kimsenin kullanmadığı,adını dahi bilmediği fiş koçanlarına inci gibi yazısıyla, majüskül müsveddeler yapardı.  Sene sonunda hesapların bir örneğinin bende de kalması için hazırladığı bir dosyayı hâlâ hatıra olarak saklarım. Onun ikinci aşkı fotokopi makinasıydı. Her evraktan birkaç fotokopi alır, onları farklı mantıklarla açılmış dosyalara takardı. Bilgisayara bir şey girerken kafam bir şey takılsa “Ahmet abi bu rakam  nedir?”, diye sorsam yerinden ok gibi fırlar, hemen masanın üstüne birkaç dosya açar, rakamın ne olduğunu anlatırdı. Münir abi bununla ilgili bir hatırayı gülerek anlatırdı. Ahmet abi bir gün ehliyetini kaybetmiş. Yenisini çıkarmak için trafiğe gitmişti. Memurlar işi biraz da yokuşa sürmek için, “Ooo, bu iş zor” demişler, “Sonra ama bir fotokopisi olsa kolaydı”, yı eklemişler. Ahmet abi ehliyetin fotokopisini elindeki dosyadan çıkarıp uzatmış. Bu hikayeyi anlatıktan sonra Münir abi “Ne bilsinler, kâtiplerin şahı gelmiş” derdi gülerek.

Kağıdın delinmesi ayrı bir seramoniydi; kağıt önce ikiye katlanır, katlama izinin olduğu yer delgecin işaretiyle eşleştirilir, daha sonra itinayla delinirdi. Kağıtların zımbalanmasında bile kendine göre bir usul tutturmuştu. Kağıdı sol üst köşeden açı oluşturacak şekilde delerdi.

Gençliğinde boks çalışmış Ahmet abi yüksek tansiyon hastasıydı. Buna rağmen yemeği daha tatmadan eli tuza gider yemeğe epeyi bir miktar tuzu boca ederdi. Doktorlar onun 22 tansiyonla dolaşması karşısında şaşkına dönermiş. Mükemelleyitçi yapısı sanırım tansiyonunu da tetikliyordu. Bu yüzden son yılları sıkıntılı geçti.

Münir abi Arnavuttu. Konuşkan, neşeli ve şakacı biriydi . Üst katlardan birinde tek başına çalıştığından çay saatinde aşağıya iner, bilhassa Ahmet abiyi kızdırmak için bir şeyler icat ederdi. Binaya girip çıkarken Ahmet abinin kapıya taktığı zile asılır, onu yerinden hoplatırdı. Sonunda bu muzip Arnavutla başa çıkamayan Ahmet abi zili bozmak zorunda kalmıştı. Çok eski arkadaş olduklarından birbirlerinin gençlikleriyle ilgili anıları anlatırlardı. Dostluklarının sınanmış olmasının teklifsizliği vardı aralarında.

Münir abinin masası benimki gibi karışıktı, ama o aradığını hemen bulabilirdi. Ahmet abinin aksine daha sade klasörler kullanırdı. Onun ayırıcı özelliği tuttuğu notlardı. Yukarıyla ne konuşulsa küçük notlar alır, ilgili evraklara kulakçık yapardı. Bazen faturaların arkasına küçük notlar alırdı. Tüm akışa, rakamlara hakimdi. Doğum günlerinde ya da toplantılarda söz döner dolaşır konuşma yapma işi ona kalırdı, o da her seferinde söyleyecek güzel bir şeyler bulurdu.

Şimdi o günlere dönüp bakıyorum da bir işten keyif almak sanırım o işi yapış tarzıyla alakalı. Her ikisi de kendi tarzlarını oluşturmuş, sonra da bu tarza sıkı sıkıya bağlı kalmışlardı. Denenmiş bir tarzın güvenliği içinde program yapabiliyor, keyif alabiliyorlardı. Benim gibi herkesten sonra yemeğe oturup herkesten önce kalkan birinin anlayacağı bir şey değildi bu iş.

Standart
Hasar tespiti, Hatıralar, Hayal meyal

..

Küçükken babam oyalanalım diye bir saka kuşu almıştı. Adını nedense Abbas koymuştuk, “Haydi Abbas…” tan haberimiz yoktu daha. Niye saka kuşu; sanırım kanaryalar pahalıydı ya da Sirkeci’deki kuşçularda saka daha boldu, bilmiyorum. Hayvancağız doğal hayattan gelmişti, ev hayatına hiç alışamadı. Zaman zaman kafesini açık bırakır evin içinde dolaşmasını sağlardık, sıkılmasın diye. Gene böyle günlerden birinde ardına kadar açık perdeleri görünce hayvan kaçabileceğini zannetti herhalde ve tüm gücüyle pencereye doğru uçtu. Cama kuvvetlice çarpıp yere düşmesi bir oldu. Sırt üstü bir müddet titredi. Yerden alıp kafesine koyduk. Bir müddet sonra kendine geldi. Ama o günün nişanesi olarak tepesindeki kırmızı tüyler döküldü, başı kardinaller gibi açıldı.

Bugünlerde sık sık bu saka kuşu, Abbas aklıma geliyor…

Standart
Hatıralar, Hayal meyal, Hikayeler

İhtiyar Tevfik

İhtiyar Tevfik, babamın 27. ilkokuldan hocası. Birinci sınıfları okuturmuş bu çok yaşlı adam. Gerçekten babamın anlattığı kadar yaşlı mıydı yoksa çocuk haliyle ona çok mu yaşlı görünüyordu bilemiyorum. İhtiyar Tevfik bir dolma kalem tamircisiymiş. Babam her anlatışında hayranlıkla onun çatlamış, bozulmuş kalemleri nasıl sıcak suda tamir ettiğini, temizlediğini anlatır durur. Aklı o yıllara gittiğinde ikinci anlattığı hikaye ise “vazo” hikayesidir. Öğretmen sınıfa sormuş “Elimizde çiçek olsa nereye koyarız”, diye. Herkes bir şey söylemiş,kimi bardak demiş kimi şişe. Babam bir tek el kaldırıp “vazo öğretmenim”,demiş. Sonra hoca tahtaya çağırmış ve büyükçe bir vazo yazdırmış. Babam da evdeki kiracılardan biliyormuş. Dedemin o küçücük evinin neresini kiraya verdilerse bir kurmay ve iki kız kardeşi kalırmış kiracı olarak. Kurmay subayın sınavlara girip kazanması ise tam arşimetvari bir hikaye. Sorulan soru tuvalette aklına gelmiş ve “buldum”, diyerek çıkmış. Sonrada girdiği sınavı kazanmış.

Standart
Hasar tespiti, Hatıralar, Hayal meyal, Hikayeler, Şifa niyetine

..

Aslında uzun süredir anneannemi yazmak istiyordum.  Satranç ve hayat üzerine iyi bir şey yakaladım zannetim, ama girizgah uzun olunca hepsi aklımdan gitti. Belki de sıradan şeylerdi de bana öyle gelmişti, neyse.

Uzun hastalık dönemlerinde yapılacak şeyler çok fazla olmaz, hele dolaşamayacak haldeyseniz ve yatmak zorundaysanız – işte satranç böyle zamanlarda insanı oyalayacak nadir şeylerdendir. Eskiden yayınlanan bir satranç dergisi vardı, içinde büyük satrançıların turnuvalarda oynamış oldukları oyunların notasyonları olurdu. Tek başına satrançla oyalanmanın yollarından biri de buydu. Satranç kitapları ise bir başka yöntemdi. Bu elbette bir satranç oyunu değildi. Hamlelerin çoğunu neden yapıldığını anlamadan oynar geçerdiniz. Henüz satranç oynayan bilgisayarlar icat edilmediği zamanlardı.

Dünya kadar açılış ve onların varyasyonları vardı. Kendi kendine satranç öğrenen birini çaresiz bırakacak kadar çok. Bu açılışların mantığını yazana ise pek rastlamadım. Profosyeneller bir şekilde bilirdi ya da o sınırsız gibi gözüken hafızalarıyla ezberlerdi herhalde, bilemiyorum. Böyle bir kitap aramama rağmen bulamamıştım, hep dağınık bir kaç bilgi kırıntısı kitapların orasına burasına serpiştirilirdi.

Bir ünlü partiyi oynarken kırkıncı ya da ellinci hamleye geldiğinizde notasyonda çoğu kez şöye bir açıklama ile karşılaşırdınız “Kasparov (atıyorum) Ve5 yapmayarak (yani veziri e5′e sürmeyerek) Ad7 (Atını d7 karesine oynadı) yaparak herkesi şaşırttı.”  O zaman içimden  “Hayda – yok artık, bütün bu hamleler önceden bilinen, ezberlenmiş hamleler miydi yani?”, derdim. insanı satrançtan soğutan bir şey. Bir çok açılış içinden, birinin bir çeşidi oynanmış ve o tüm çeşitlemeleri ile 40-50 hamle herkes tarafından ezberlenmiş. Her şey böyle en ince ayrıntısına kadar ezberleniyorsa oyun neredeydi? Ezber fakiri satranç meraklısının birbirleri arasında, açılışların kafasını gözünü yararak oynadıkları oyunda mı? Karpovla-Kasparov seyretse ne gülerlerdi herhalde bu oyunlara.

Bu büyük partilerin notasyonlarından öğrendiğim ben dahil bir çok kimsenin bu hamleleri ezberleyemeyeceği idi. O yüzden, küçük açmaz ve çatalların sorulduğu egzersiz kitaplarıyla yetindim, bir süre, tamamen satrancı bırakana kadar. Bu bile, okul kantininde epeyi oyun kazanmama yetmişti. Çok bilmez diyenleri perişan edebildim bu sayede.

Satranç çoklukla gerçek hayatla kıyaslanır. Hayatın ne kadar satranca benzediğinden söz edilir. Oysa satranç kaybetme kazanma esası üzerine kurgulanmış bir oyundur, bir savaş oyunu/simülasyonudur. Sıfırla bir gibi net bir sonuç için oynanır, ya hep ya hiç yani.  Bir netice için oynanır, sürgit bir süreç değildir. Fakat hayatta bir çok konu bir netice için değildir,  karşılıklı etkileşimlerinde kazananı kaybeden olmayan iç içe geçmiş bir çok süreç vardır. Belki dönem dönem olayların zoruyla kapatılan cari hesaplar vardır, süreçlerin devamı için mecburiyetten ya da artık sürdürülmesinin imkansızlığından.

Tüm olası doğru hamleleri bilmek, ezberlemek mümkün bir şey değil. İnsana, hayattan öğrenmeye yer bırakan bir şey değil bu.

Standart
Hasar tespiti, Hatıralar, Hayal meyal, Hikayeler, Şifa niyetine

Bu postu yollayıp yollamama konusunda karasız kaldım, ama sonra madem yazdım… Biraz karamsar baştan söylemesi…

Çoğu zaman merak ediyorum zihnim bunca uğraşın sonucunda teskin olacak mı? Zannetmiyorum. En azından bütün sıkıntıların çaresi olmayacak, bunu bilecek kadar büyüdüm. Belki bütün bu uğraşlar bir kaç karanlık köşeyi aydınlatıp, bir kaç dağınık çekmeceyi düzeltmede bir işe yarayacak, hepsi o.

Çocukken, Fatih’te, hastalığım yüzünden sokağa çıkmamız yasaklandığında nasıl tepki verdiğimizi hatırlarım. Kardeşimle kapıdan kaçmaya çalışmıştık. Annem bir kaleci gibi kapıya mevzi almış bizi kapıdan uzak tutmuştu. Sonra? alıştık işte, Camus’nun, galiba “Yabancı” da yazdığı bir söz vardı; hapse düşen birinin ağzından “İnsan alışıyor, İnsan bir ağaç kavuğunda yaşamaya bile alışır” mealinde bir sözdü. İnsanı yabanileştiren uzun bir inzivaydı bu, çok uzun. Uzun süren hastalıkların sersemleştirdiği. Üniversitede, bir okul çevresinin içine düştüğümde insanlar nasıl selamlaşıyor, nasıl ayrılıyor diye bakıp taklit etmeye uğraşırdım.  Normalleşmeye başladıktan sonra, beni 3-4 yıllığına tekrar eve kapatan hastalığın ardından, bir yılbaşı akşamı kardeşimle beraber gittiğimiz bir yemekte “Nasılsın?” sorusuna “Sağol, iyiyim, sen nasılsın?” , diye cevap verememek ise yabaninin geri döndüğüne işaretti.

Sonra, Fatih’ten Bakırköy’e taşındığımızda sokağa çıkma yasağımız kısa süreliğine kalktı, bir kaç hafta ya da ay, artık tam hatırlamıyorum. Top oynayan çocukların arasında karışmam, kısa süreli koşturmam ki pek gücüm yoktu, sonra annemin gelip endişeyle beni seyretmesi, oyundan çıkıp kenardan seyretmem. Bazen düşünüyorum bu kadar çok dağılmanın arkasında galiba sadece “yapmak”  var , yani önüme gelen her şey sanki bana yapamazsın dediği için durup, tüm işimi gücümü bırakıp onu yapmaya çalışıyorum. Yapamamak bir kafes gibi, tanıdık bir duvar. Bunlardan en enteresanı ney oldu. Ney üflemekte en zoru sesi çıkarmaktır dendi, 2-3 ay uğraşıp sesi çıkardım ve bıraktım. Bir daha elime almadım. Yapabileceğime aklım kesmişti, sonra bir ara geri kalan kısmını da yapardım. Nelerle uğraşıp bırakmadım, şimdi aklıma gelenler – satranç, yağlı boya resim, mandolin/gitar çalmak, tai chi, reiki, astronomi, borsa, piyano, web sayfası yapmak, ney üflemek, apps yapmak, kitap çevirmek- hiç birini doğru dürüst yapacak kadar sebat edemedim ya da vaktim yoktu bilmiyorum yahut maksat sadece yapıp yapamayacağımı anlamaktı. Peşini bırakmadığım bir iki şey de var çok şükür bu hobi mezarlığında- boşuna uğraşmadığımı söyleyen bir kaç teselli.

Standart
Hasar tespiti, Hatıralar, Hayal meyal, Hikayeler, Şifa niyetine

..

9014_551409904891597_1295310335_n

 

Sıdıka teyzelerin evi çocukken bayramlarda neşeyle ziyaret ettiğimiz yerlerden biriydi. Bayramların ilk günü dedeme oradan da anneanneme, Beşiktaş Akaretlere gidilirdi. İkinci gün teyzelerle, halaların günüydü. Baba tarafında halalar ve teyzeler boldu. Hemen hemen hepsi Fatih ve Karagümrük çevresinde olduğundan birinden çıkılır birine gidilir; çay, tatlı ve şekerleme ile şeker komasına girilir, mendiller toplanırdı. O zamanlar bayramlarda büyüklerin mendil hediye etmesi adettendi.

Sıdıka Teyze, kızı Hatice Teyzeyle, ki herkes ona Hatçe derdi, Edirnekapı  Camiinin yakınında muhtemelen yukardaki eski resimde bulunan evlerin olduğu bir yerlerde oturuyordu. Bizim için o yüksek divanlı teyzeydi. Hatırladığım bir köşede oturan, kısık sesle konuşan, sık sık sessizce gülen, güler yüzlü, ufak tefek bir ihtiyardı  İkinci kata çıktığımızda yola bakan pencerenin önüne teyze sokağı seyredebilsin diye yüksekçe bir divan(/sedir?)  konmuştu. Babamın dediğine göre ev önce bir katlı yapılmış, sonra teras kapatılmıştı. Fakat pencereler yukarıda kalınca Sıdıka teyze pencereden yolu seyredebilsin diye taht misali yüksekçe bir divan pencerenin kenarına kondurulmuştu.  Çocuk boyumuzla tırmanarak çıktığımzı bir divandı bu, ve bizim için hep eğlenceli bir şey olmuştu. Her bayram bir mendilimiz garantiydi. İki katlı evin kapısına ucunda bir mandal olan düzenek koymuşlardı, gelen mandalı çekip kapıyı açabilsin diye.

Sıdıka teyzenin, enişteyle beraber gençken, Mescid-i Aksa’nın restorasyonu için Kudüs’e gittiklerini anlatır babam. Eniştenin ne ustası olduğunu hatırlamıyor, ama oğlu Nihat abi vitray ustasıymış. Muhtemelen Mescid-i Aksa’nın vitraylarında eniştenin emeği var.  Yıllar sonra onları tanıyan bir vitray ustasına, üniversite için Bahçelierevlere taşındığımızda komşu olmuştuk- en üst katta oturuyorlardı. Bunları yazmak için babamın sorduğumda dedemin babasının da çok eskiden Fatih Camii’nin restorasyonunda çalıştığını söyledi. Bir ustalığı yoktu herhalde, getir götür işlerine bakıyordu herhalde, yani amele idi.

Hatçe teyze çocuk felci geçirmiş. İnatçı bir şekilde hayata tutunmuş. Çocukken yürüyüşüyle arkasından alay edenleri gülerek anlatırdı. O çocukları kızıştıranla yıllar sonra karşılaşmasını ve onun başını öne eğişini.  Galiba çocukların ele başı olan bu şahıs  yürüyemiyormuş.

Ara sıra bize yatıya gelirdi, biraz terziliği vardı. Etek vs dikerdi. Oğulları Barbaros ve Yavuz abiyi anlatmayı severdi. Yoklukta tek başına büyütmüştü. İki üniversite bitirmeleri dalga geçerdi ama içinden koltukları kabarırdı sanırım. Kübra Teyzeyle yaptıkları bir yolculuğu da her seferinde anlatırdı. Minübüsten inerlerken muavin yardım etmek istemiş, Kübra teyze sofu olduğundan elini vermemiş. Halbuki ihtiyarız, oğlumuz yaşında çocuk der gülerdi. Hatçe teyze elini verip muavini teselli etmiş.

Lise sonda uzun bir hastalık fırtınasından sonra bir gece yataktan düşüp ayağımı kırmıştım.  Uzun süre ayağımı kırdığımı anlayamadık, kasıklarda bir iç kanama olduğunu zannettik. O halimle üniversite sınavının birinci sınavına girdim. Yarım saat erken çıktığımı hatırlıyorum. Doğal olarak okula gidemiyordum, üçüncü kez hastalık yüzünden devamsızlıktan kalmama ramak kalmıştı. Annem ortalığı ayağa kaldırdı. Yengem valiye gitmiş. Okula telefon açıldı, ortalık karıştı. Fakat kuralları aşmak mümkün değildi. Bu arada birinci sınavı kazanmıştım. Evde yatıyordum ve benim dışımda dünya benim için ayağa kalkmıştı.İyice bunalan okul yönetimi mevzunun çözümü için Ankara’dan MEB dan devamsızlık için af çıkması gerektiğini söyledi ve durumu anlatan bir  dilekçe yazarak topu attı. İyi de Ankara’da bu dilekçeyi kim takip edecekti? Hatçe teyze “Ben Enis için giderim”, dedi. Ankara’da akrabaları varmış, kalktı gitti. Ve sınavlara iki hafta kala telefon etti, Enis çalışsının olacak demiş. Beni aldı bir telaş, çalışmayı tamamen bırakmıştım, kursu bırakalı epeyi olmuştu. Elimdeki notlarla birlkte çalışmaya başladım ve ikinci sınava da girdim. Sınava bir kaç gün önce Yavuz abi geldi, ve tercihlerime baktı – İşletme, iktisat ağırlıklı kısa bir tercih listesiydi- “Maliye falan yaz”, dedi. Ben de MÜ Maliye ekledim ve son dakika önerisiyle yazdığım yeri kazandım. Hatçe teyzenin gayretleri netice verdi, devamsızlıktan kalmaktan kurtuldum. O sene benle beraber devamsızlıktan kalacak üç kişi varmış. Bana af gelince onların reddedilmeleri söz konusu iken onlarda geçmişler.

İnsanın kendi dışında bir kaderi olduğuna inandığım bir sene oldu o sene. Ayaklarımı yataktan aşağı dahi indiremediğim bir haldeyken aşağı yukarı hiç bir şey yapmadan liseyi bitirdim, üniversiteyi kazandım. İlk sınavda yarım saat kala çıkmıştım, ikincisinde tekerlekli sandalye ile ilk kattı uçtu uçtu yaptılar Vatan caddesindeki Adilye yüksek memur okulunda. Birinci kattan beşinci kata neyse ki asansörle çıktık. Eve nasıl döndüm, beş kat nasıl çıktım tamamen gitmiş vaziyette. Babam kucaklayıp çıkarmış olabilir.

Hatçe teyze çocuklarını evlendirdikten bir müddet sonra huzur evine taşındı. Aslında gitmek istediği Etiler’deki huzur eviydi. Ama doğrudan gidemeyince önce Hatay’daki bir huzur evine gitti, bir sonra sonrada Etiler’e yatay geçiş yaptı. Bir kaç bayram ziyaret ettik. Son gittiğimizde bizi tanımadı, alzheimeri ilerlemişti. Hatçe teyze kaderimi değiştirmiş (/yön vermiş/rol oynamış? ) bir insandı. Hiç kimseye yetişemediğimiz gibi ona da yetişemedik. Allah rahmet eylesin.

 

10899863_10152968092248713_233848837_n

 

Standart