Hatıralar, Hayal meyal, Hikayeler

İhtiyar Tevfik

İhtiyar Tevfik, babamın 27. ilkokuldan hocası. Birinci sınıfları okuturmuş bu çok yaşlı adam. Gerçekten babamın anlattığı kadar yaşlı mıydı yoksa çocuk haliyle ona çok mu yaşlı görünüyordu bilemiyorum. İhtiyar Tevfik bir dolma kalem tamircisiymiş. Babam her anlatışında hayranlıkla onun çatlamış, bozulmuş kalemleri nasıl sıcak suda tamir ettiğini, temizlediğini anlatır durur. Aklı o yıllara gittiğinde ikinci anlattığı hikaye ise “vazo” hikayesidir. Öğretmen sınıfa sormuş “Elimizde çiçek olsa nereye koyarız”, diye. Herkes bir şey söylemiş,kimi bardak demiş kimi şişe. Babam bir tek el kaldırıp “vazo öğretmenim”,demiş. Sonra hoca tahtaya çağırmış ve büyükçe bir vazo yazdırmış. Babam da evdeki kiracılardan biliyormuş. Dedemin o küçücük evinin neresini kiraya verdilerse bir kurmay ve iki kız kardeşi kalırmış kiracı olarak. Kurmay subayın sınavlara girip kazanması ise tam arşimetvari bir hikaye. Sorulan soru tuvalette aklına gelmiş ve “buldum”, diyerek çıkmış. Sonrada girdiği sınavı kazanmış.

Standart
Hasar tespiti, Hatıralar, Hayal meyal, Hikayeler, Şifa niyetine

..

Aslında uzun süredir anneannemi yazmak istiyordum.  Satranç ve hayat üzerine iyi bir şey yakaladım zannetim, ama girizgah uzun olunca hepsi aklımdan gitti. Belki de sıradan şeylerdi de bana öyle gelmişti, neyse.

Uzun hastalık dönemlerinde yapılacak şeyler çok fazla olmaz, hele dolaşamayacak haldeyseniz ve yatmak zorundaysanız – işte satranç böyle zamanlarda insanı oyalayacak nadir şeylerdendir. Eskiden yayınlanan bir satranç dergisi vardı, içinde büyük satrançıların turnuvalarda oynamış oldukları oyunların notasyonları olurdu. Tek başına satrançla oyalanmanın yollarından biri de buydu. Satranç kitapları ise bir başka yöntemdi. Bu elbette bir satranç oyunu değildi. Hamlelerin çoğunu neden yapıldığını anlamadan oynar geçerdiniz. Henüz satranç oynayan bilgisayarlar icat edilmediği zamanlardı.

Dünya kadar açılış ve onların varyasyonları vardı. Kendi kendine satranç öğrenen birini çaresiz bırakacak kadar çok. Bu açılışların mantığını yazana ise pek rastlamadım. Profosyeneller bir şekilde bilirdi ya da o sınırsız gibi gözüken hafızalarıyla ezberlerdi herhalde, bilemiyorum. Böyle bir kitap aramama rağmen bulamamıştım, hep dağınık bir kaç bilgi kırıntısı kitapların orasına burasına serpiştirilirdi.

Bir ünlü partiyi oynarken kırkıncı ya da ellinci hamleye geldiğinizde notasyonda çoğu kez şöye bir açıklama ile karşılaşırdınız “Kasparov (atıyorum) Ve5 yapmayarak (yani veziri e5′e sürmeyerek) Ad7 (Atını d7 karesine oynadı) yaparak herkesi şaşırttı.”  O zaman içimden  “Hayda – yok artık, bütün bu hamleler önceden bilinen, ezberlenmiş hamleler miydi yani?”, derdim. insanı satrançtan soğutan bir şey. Bir çok açılış içinden, birinin bir çeşidi oynanmış ve o tüm çeşitlemeleri ile 40-50 hamle herkes tarafından ezberlenmiş. Her şey böyle en ince ayrıntısına kadar ezberleniyorsa oyun neredeydi? Ezber fakiri satranç meraklısının birbirleri arasında, açılışların kafasını gözünü yararak oynadıkları oyunda mı? Karpovla-Kasparov seyretse ne gülerlerdi herhalde bu oyunlara.

Bu büyük partilerin notasyonlarından öğrendiğim ben dahil bir çok kimsenin bu hamleleri ezberleyemeyeceği idi. O yüzden, küçük açmaz ve çatalların sorulduğu egzersiz kitaplarıyla yetindim, bir süre, tamamen satrancı bırakana kadar. Bu bile, okul kantininde epeyi oyun kazanmama yetmişti. Çok bilmez diyenleri perişan edebildim bu sayede.

Satranç çoklukla gerçek hayatla kıyaslanır. Hayatın ne kadar satranca benzediğinden söz edilir. Oysa satranç kaybetme kazanma esası üzerine kurgulanmış bir oyundur, bir savaş oyunu/simülasyonudur. Sıfırla bir gibi net bir sonuç için oynanır, ya hep ya hiç yani.  Bir netice için oynanır, sürgit bir süreç değildir. Fakat hayatta bir çok konu bir netice için değildir,  karşılıklı etkileşimlerinde kazananı kaybeden olmayan iç içe geçmiş bir çok süreç vardır. Belki dönem dönem olayların zoruyla kapatılan cari hesaplar vardır, süreçlerin devamı için mecburiyetten ya da artık sürdürülmesinin imkansızlığından.

Tüm olası doğru hamleleri bilmek, ezberlemek mümkün bir şey değil. İnsana, hayattan öğrenmeye yer bırakan bir şey değil bu.

Standart
Hasar tespiti, Hatıralar, Hayal meyal, Hikayeler, Şifa niyetine

Bu postu yollayıp yollamama konusunda karasız kaldım, ama sonra madem yazdım… Biraz karamsar baştan söylemesi…

Çoğu zaman merak ediyorum zihnim bunca uğraşın sonucunda teskin olacak mı? Zannetmiyorum. En azından bütün sıkıntıların çaresi olmayacak, bunu bilecek kadar büyüdüm. Belki bütün bu uğraşlar bir kaç karanlık köşeyi aydınlatıp, bir kaç dağınık çekmeceyi düzeltmede bir işe yarayacak, hepsi o.

Çocukken, Fatih’te, hastalığım yüzünden sokağa çıkmamız yasaklandığında nasıl tepki verdiğimizi hatırlarım. Kardeşimle kapıdan kaçmaya çalışmıştık. Annem bir kaleci gibi kapıya mevzi almış bizi kapıdan uzak tutmuştu. Sonra? alıştık işte, Camus’nun, galiba “Yabancı” da yazdığı bir söz vardı; hapse düşen birinin ağzından “İnsan alışıyor, İnsan bir ağaç kavuğunda yaşamaya bile alışır” mealinde bir sözdü. İnsanı yabanileştiren uzun bir inzivaydı bu, çok uzun. Uzun süren hastalıkların sersemleştirdiği. Üniversitede, bir okul çevresinin içine düştüğümde insanlar nasıl selamlaşıyor, nasıl ayrılıyor diye bakıp taklit etmeye uğraşırdım.  Normalleşmeye başladıktan sonra, beni 3-4 yıllığına tekrar eve kapatan hastalığın ardından, bir yılbaşı akşamı kardeşimle beraber gittiğimiz bir yemekte “Nasılsın?” sorusuna “Sağol, iyiyim, sen nasılsın?” , diye cevap verememek ise yabaninin geri döndüğüne işaretti.

Sonra, Fatih’ten Bakırköy’e taşındığımızda sokağa çıkma yasağımız kısa süreliğine kalktı, bir kaç hafta ya da ay, artık tam hatırlamıyorum. Top oynayan çocukların arasında karışmam, kısa süreli koşturmam ki pek gücüm yoktu, sonra annemin gelip endişeyle beni seyretmesi, oyundan çıkıp kenardan seyretmem. Bazen düşünüyorum bu kadar çok dağılmanın arkasında galiba sadece “yapmak”  var , yani önüme gelen her şey sanki bana yapamazsın dediği için durup, tüm işimi gücümü bırakıp onu yapmaya çalışıyorum. Yapamamak bir kafes gibi, tanıdık bir duvar. Bunlardan en enteresanı ney oldu. Ney üflemekte en zoru sesi çıkarmaktır dendi, 2-3 ay uğraşıp sesi çıkardım ve bıraktım. Bir daha elime almadım. Yapabileceğime aklım kesmişti, sonra bir ara geri kalan kısmını da yapardım. Nelerle uğraşıp bırakmadım, şimdi aklıma gelenler – satranç, yağlı boya resim, mandolin/gitar çalmak, tai chi, reiki, astronomi, borsa, piyano, web sayfası yapmak, ney üflemek, apps yapmak, kitap çevirmek- hiç birini doğru dürüst yapacak kadar sebat edemedim ya da vaktim yoktu bilmiyorum yahut maksat sadece yapıp yapamayacağımı anlamaktı. Peşini bırakmadığım bir iki şey de var çok şükür bu hobi mezarlığında- boşuna uğraşmadığımı söyleyen bir kaç teselli.

Standart
Hasar tespiti, Hatıralar, Hayal meyal, Hikayeler, Şifa niyetine

..

9014_551409904891597_1295310335_n

 

Sıdıka teyzelerin evi çocukken bayramlarda neşeyle ziyaret ettiğimiz yerlerden biriydi. Bayramların ilk günü dedeme oradan da anneanneme, Beşiktaş Akaretlere gidilirdi. İkinci gün teyzelerle, halaların günüydü. Baba tarafında halalar ve teyzeler boldu. Hemen hemen hepsi Fatih ve Karagümrük çevresinde olduğundan birinden çıkılır birine gidilir; çay, tatlı ve şekerleme ile şeker komasına girilir, mendiller toplanırdı. O zamanlar bayramlarda büyüklerin mendil hediye etmesi adettendi.

Sıdıka Teyze, kızı Hatice Teyzeyle, ki herkes ona Hatçe derdi, Edirnekapı  Camiinin yakınında muhtemelen yukardaki eski resimde bulunan evlerin olduğu bir yerlerde oturuyordu. Bizim için o yüksek divanlı teyzeydi. Hatırladığım bir köşede oturan, kısık sesle konuşan, sık sık sessizce gülen, güler yüzlü, ufak tefek bir ihtiyardı  İkinci kata çıktığımızda yola bakan pencerenin önüne teyze sokağı seyredebilsin diye yüksekçe bir divan(/sedir?)  konmuştu. Babamın dediğine göre ev önce bir katlı yapılmış, sonra teras kapatılmıştı. Fakat pencereler yukarıda kalınca Sıdıka teyze pencereden yolu seyredebilsin diye taht misali yüksekçe bir divan pencerenin kenarına kondurulmuştu.  Çocuk boyumuzla tırmanarak çıktığımzı bir divandı bu, ve bizim için hep eğlenceli bir şey olmuştu. Her bayram bir mendilimiz garantiydi. İki katlı evin kapısına ucunda bir mandal olan düzenek koymuşlardı, gelen mandalı çekip kapıyı açabilsin diye.

Sıdıka teyzenin, enişteyle beraber gençken, Mescid-i Aksa’nın restorasyonu için Kudüs’e gittiklerini anlatır babam. Eniştenin ne ustası olduğunu hatırlamıyor, ama oğlu Nihat abi vitray ustasıymış. Muhtemelen Mescid-i Aksa’nın vitraylarında eniştenin emeği var.  Yıllar sonra onları tanıyan bir vitray ustasına, üniversite için Bahçelierevlere taşındığımızda komşu olmuştuk- en üst katta oturuyorlardı. Bunları yazmak için babamın sorduğumda dedemin babasının da çok eskiden Fatih Camii’nin restorasyonunda çalıştığını söyledi. Bir ustalığı yoktu herhalde, getir götür işlerine bakıyordu herhalde, yani amele idi.

Hatçe teyze çocuk felci geçirmiş. İnatçı bir şekilde hayata tutunmuş. Çocukken yürüyüşüyle arkasından alay edenleri gülerek anlatırdı. O çocukları kızıştıranla yıllar sonra karşılaşmasını ve onun başını öne eğişini.  Galiba çocukların ele başı olan bu şahıs  yürüyemiyormuş.

Ara sıra bize yatıya gelirdi, biraz terziliği vardı. Etek vs dikerdi. Oğulları Barbaros ve Yavuz abiyi anlatmayı severdi. Yoklukta tek başına büyütmüştü. İki üniversite bitirmeleri dalga geçerdi ama içinden koltukları kabarırdı sanırım. Kübra Teyzeyle yaptıkları bir yolculuğu da her seferinde anlatırdı. Minübüsten inerlerken muavin yardım etmek istemiş, Kübra teyze sofu olduğundan elini vermemiş. Halbuki ihtiyarız, oğlumuz yaşında çocuk der gülerdi. Hatçe teyze elini verip muavini teselli etmiş.

Lise sonda uzun bir hastalık fırtınasından sonra bir gece yataktan düşüp ayağımı kırmıştım.  Uzun süre ayağımı kırdığımı anlayamadık, kasıklarda bir iç kanama olduğunu zannettik. O halimle üniversite sınavının birinci sınavına girdim. Yarım saat erken çıktığımı hatırlıyorum. Doğal olarak okula gidemiyordum, üçüncü kez hastalık yüzünden devamsızlıktan kalmama ramak kalmıştı. Annem ortalığı ayağa kaldırdı. Yengem valiye gitmiş. Okula telefon açıldı, ortalık karıştı. Fakat kuralları aşmak mümkün değildi. Bu arada birinci sınavı kazanmıştım. Evde yatıyordum ve benim dışımda dünya benim için ayağa kalkmıştı.İyice bunalan okul yönetimi mevzunun çözümü için Ankara’dan MEB dan devamsızlık için af çıkması gerektiğini söyledi ve durumu anlatan bir  dilekçe yazarak topu attı. İyi de Ankara’da bu dilekçeyi kim takip edecekti? Hatçe teyze “Ben Enis için giderim”, dedi. Ankara’da akrabaları varmış, kalktı gitti. Ve sınavlara iki hafta kala telefon etti, Enis çalışsının olacak demiş. Beni aldı bir telaş, çalışmayı tamamen bırakmıştım, kursu bırakalı epeyi olmuştu. Elimdeki notlarla birlkte çalışmaya başladım ve ikinci sınava da girdim. Sınava bir kaç gün önce Yavuz abi geldi, ve tercihlerime baktı – İşletme, iktisat ağırlıklı kısa bir tercih listesiydi- “Maliye falan yaz”, dedi. Ben de MÜ Maliye ekledim ve son dakika önerisiyle yazdığım yeri kazandım. Hatçe teyzenin gayretleri netice verdi, devamsızlıktan kalmaktan kurtuldum. O sene benle beraber devamsızlıktan kalacak üç kişi varmış. Bana af gelince onların reddedilmeleri söz konusu iken onlarda geçmişler.

İnsanın kendi dışında bir kaderi olduğuna inandığım bir sene oldu o sene. Ayaklarımı yataktan aşağı dahi indiremediğim bir haldeyken aşağı yukarı hiç bir şey yapmadan liseyi bitirdim, üniversiteyi kazandım. İlk sınavda yarım saat kala çıkmıştım, ikincisinde tekerlekli sandalye ile ilk kattı uçtu uçtu yaptılar Vatan caddesindeki Adilye yüksek memur okulunda. Birinci kattan beşinci kata neyse ki asansörle çıktık. Eve nasıl döndüm, beş kat nasıl çıktım tamamen gitmiş vaziyette. Babam kucaklayıp çıkarmış olabilir.

Hatçe teyze çocuklarını evlendirdikten bir müddet sonra huzur evine taşındı. Aslında gitmek istediği Etiler’deki huzur eviydi. Ama doğrudan gidemeyince önce Hatay’daki bir huzur evine gitti, bir sonra sonrada Etiler’e yatay geçiş yaptı. Bir kaç bayram ziyaret ettik. Son gittiğimizde bizi tanımadı, alzheimeri ilerlemişti. Hatçe teyze kaderimi değiştirmiş (/yön vermiş/rol oynamış? ) bir insandı. Hiç kimseye yetişemediğimiz gibi ona da yetişemedik. Allah rahmet eylesin.

 

10899863_10152968092248713_233848837_n

 

Standart
Hasar tespiti, Hatıralar, Hayal meyal, Hikayeler, Şifa niyetine

..

Babamın anlatmayı sevdiği hikayelerden biri şöyledir; babaannem, galiba Dedemin rahatsızlığı sırasında Mahmutpaşa’ya başörtüsü örer. “Baş örtüsü örer” derken kenarlarını örermiş. Bir gün Babaannemin iş yaptığı esnafı askere çağırırlar. Adamcağız üç ay sonra evine döner, ama çocuklarının hepsini tabiatı değişmiş bulur. Eve bir tepsi baklava aldırır. Çocuklar tepsiyi silip süpürür. İkinci tepsi alınır, çocuklar bu sefer de eskisi gibi saldırırlar tepsiye, ama yerken biraz zorlanırlar. Üçüncü tepsi gelince ise kimse onun yüzüne bakmaz. Esnaf ise ” hah gözleri doydu” der, rahatlar:)

Standart
Hikayeler

İnsanlık kahvesi (yeniden)

15.7.2011

İnsanlık kahvesi sur içersinde; şehrin eski, unutulmuş mahallelerinden birindeydi. Bir zamanlar gözde bir yer olan burası, sakinlerinin çocukları büyüyüp başka mahallere taşınınca, hani deyim yerindeyse, artık bir emekliler mahallesine dönüşüvermişti.

 Kahvenin sahibi Hulusi abi idi. Hulusi onun gerçek adı değildi, mahallelinin onu , bıyıklarından  dolayı, Hulusi Kentmene benzeterek yakıştırdığı bir isimdi. Bu isimle oldukça uzun zamandan beri çağrıldığından dolayı, artık kimse onun gerçek adını hatırlamamaktaydı. 

 Hulusi abinin kahvesi bir klüp/dernek gibiydi. Burada eleman çalışmazdı. İşleri gönüllü olarak kahvenin müdavimleri yapar, buna karşılık olarak onlardan da herhangi bir ücret alınmazdı. Emekli pek çok insan için bu bir meşgaleydi.

 Fakat iş bununla kalmazdı. Bu kahvenin müdavimlerinin sorumlulukları kahve ile sınırlı değildi. İki üç gün gözükmeyen müşteriler ya telefonla aranır, ya da kahve çıkışı içtima alınır, gelemeyenlere uğranarak, son çay orda içilirdi. Bu yoklamalarda devamsızlık hastalık sebebiylese alışverişi yapılır, bulaşıkları yıkanırdı ve ertesi gün çamaşır vb gibi derin işler için sözleşilir, program yapılırdı. Eğer başında beklenmesine gerek olacak kadar kötü durumda olan varsa, böyle bir ihtiyaç olursa, içlerinden biri başında bekleyiverirdi.

 O gün Sadri, Belgin Hanıma uğramıştı. Bir iki gündür yoktu. Üşütmüştü, evdeydi. Kapıdan ekmeğini bıraktı, hasta haliyle temizlik yapmıştı. Sadri “Bir şeye dokunma yarın sabah Türkan Öğretmen ile gelirim bulaşıkları, çamaşırları hallederiz”  “Sağol Sadri, siz olmasanız ne yaparım bilemiyorum”, dedi.

 Belgin Hanımın gerçek adı Belgin değildi, Sadri’nin olmadığı gibi. Bu mahalle halkının bir adetiydi bu. Birbirlerine, bir zamanların Türk Sineması artislerinden birinin isimini yakıştırıp, o isimle birbirlerine hitap ederlerdi. Yeni gelen bir komşu ki, dışardan fazla kimse gelmezdi, bir müddet takip edildikten sonra, mahalleli ona muhakkak bir isim yakıştırırdı. 

 ***

 Hulusi abi, okuduğu bir kitaptaki ”insanlık öldü” bölümüne inat, açtığının haftası kahvenin ismini değiştirdi. Muhasebeci bütün resmi evrakların değişeceğinden dolayı homurdandıysa da Hulusi abi bu konuda kararlıydı. “İnsanlık öldüyse adı yaşasın, bre more”, demişti.

***

Ertesi gün  kahveyi Sadri açmıştı. Sadri, gençliğinde bir müddet müzede çalışmıştı. Müze müdürünün haksız yere bir arkadaşını işten atmasına kızmış, biraz da müdürü darp etmişti.  Daha sonra, uzakyol  gemilerden hallere kadar bir çok yerde çalışmıştı. Saz çalmayı, bir müddet kumar borcundan dolayı yattığında öğrenmişti. Başka bir şehirde çocukları ve eşi olduğu söylenirdi.  Hulusi abinin vergi dairesi ile başının derde girdiği gün de kahvedeydi ve memurun üzerine yürümek üzereyken, zor bela sakinleştirilip dışarı çıkarılmıştı. Bir ay kadar önce vergi dairesinden gelen bu memur, ceza üstüne ceza kesmişti. Müşteri kılığında gelen memur önüne gelenenin ocaktan çay  doldurdup, içtikten sonra çekip gittiğini görünce;  faturasız ve fişsiz alış veriş yapıldığını düşünüp cezaları arka arkaya kesmişti. “Faturaya ne gerek var, onlar buranın insanları; çayı koyar, bardakları toplayıp, yıkarlar”, dendiğinde iyice kararını kaybetmiş, birkaç da sigortasız işçi eklemişti, tutanağına. Hulusi Bey tutanakla vergi dairesine gidip şefe çıkmış, olanı biteni anlatmış, şefin aklı karışmış, topluca müdür yardımcısına gidilmişti. İşgüzar memurun tutanağı yok sayılamamış ama yaşlı bir adamcağıza da bu kadar yüklü ceza kesmeyi ordakilerin hiçbirinin canı istememişti. İşin içinden çıkılamayınca bir hafta sonra tatilden dönecek müdürün beklenmesine karar verilmişti. Dün de, işte, müdür yardımcıları, şefler Hulusi abiyle birlikte durumu müdüre bir bir anlatmış, o da bu garip olayın içyüzünü anlamak için kahveyi akşama ziyaret etmeye karar vermişti. Hulusi abi, o sabah,  akşam gelecek misafir için hazırlık yapmaya gitmişti.

***

Belgin Hanım’dan dönen Türkan Öğretmen, eve gitmeden kahvehaneye uğradı. Eski gazetelerin bulmaca sayfalarını onun için ayırırlardı. ‘Ocak’dan bir çay alıp, dışardaki masalardan birine oturdu. Belgin Hanım çabuk ayaklanmıştı, işleri beraberce yapıvermişlerdi. Türkan Öğretmen bunamaktan korkardı. Bir televizyon dizisinde duymuştu, bulmaca çözmek bunamayı önlüyordu. O zamandan beri bulmacaya merak salmıştı. Geçenlerde bir doktor beyni çok zorlamanının da iyi olmadığını, bulmaca çözmenin işe yaramayabileceğini söylemiş, içine bir kurt düşürmüştü. Ama  o yine de bu alışkanlığından vaz geçememişti. Güneşin altında gözlerini kapattı ve butun vucudunun ısındığını hissetti. O sırada uzaklarda yavaş yavaş gelen bir karaltı gördü. Nerimandı. Pazardan dönüyordu. Kalkıp yanına gitti, filelerinin bir kısmını aldı. Beraber kahveye döndüler. “Çok kaldın, merak ettim”, dedi Türkan Öğretmen. “Sorma sokakları şaşırmışım gene, bir ara kayboldum sandım, sonra kendimi dometesçinin başında buldum”  ” Aynı dometesçi mi? İlahi Neriman! ” Neriman Hanım bir şey demedi, güldüler. “Farkında değilim nasıl oraya geldiğimin”, dedi Neriman.  “Teb… alıyormusun?” ” Öğlelerin alıyorum” “Epeyidir kaybolmuyordun, ben de Belgin’e uğradığım için senle gelemedim”, dedi Türkan Öğretmen. ” Biliyorum, o nasıl?” ” Toparladı, iyi, hallettik işleri. Bir daha gittiğinde ben de geleyim”, dedi Türkan öğretmen. ” Bir şey olmaz ben dometeslerle yolumu bulurum”, dedi Neriman “Allah canını almasın” “Almasın almasın,  akşama misafir için börek açacam, daha çok işim var”

Beraberce sustular, eski günlere daldılar Mayıs güneşinin altında. Neden sonra Neriman Hanım, “Biliyor musun rahmetli beni, lale zamanı Emirgan korusuna götürmüştü” diye bilmem kaçıncı kez aynı hikayeyi anlatmaya başladı. Artık, çok sık güzel şeyler olmuyor, mecburen eskilerle idare edecez diye düşündü Türkan öğretmen ve elindekileri masaya bırakarak arkadaşını bilmem kaçıncı kez dinlemeye koyuldu. Eski güneşli havaların, lale baçelerinin havası, rengi her seferinde değişiyor muydu ne? Yine de geçmişte bizi canladıran, iyileştiren bir şeyler vardı. Neriman Hanım’ın kocası, karısını çok severdi; gençliklerinde çok peşinden koşmuş, sonuda evet dedirtebilmişti ama karısının sevgisinden de bir türlü emin olamamıştı; hep bir mecburiyetin, boş bir anında verilen bir kararın neticesi miydi evlilikleri? diye düşünmüş, bir türlü emin olamamıştı; hasta yatağında kendisi için çırpınan, gözyaşı döken karısını görene kadar. Huzursuz, tetikte, karısının yanında hep kendini eğreti hisseden Muzaffer Bey mutlu ölmüştü.

 İçerden Fatma Hanımın sesi duyuldu, yanındaki kocası Vahi bey, ajansı dinlerken uyuklamaya başlamıştı o sırada. “Kızlar dışarda üşütmeyeseniz”, diye seslendi. “Burası çok iyi, gelsene” diye cevap verdi Türkan Öğretmen. Fatma Hanım da kalkıp dışarı çıktı, onlara katıldı. Karıkoca akşam bir konuda atışmışlardı. Vahi Bey’in sesi biraz da yüksek çıkmıştı galiba. Bir söyle bin ah işit kabilinde bütün gece karısının tersliğini çekmek zorunda kalmıştı. Oğlu Ali’ye göre, bu evliliğin bir oyunuydu. Ali bunu, National Geographic’de kaplanların hayatını anlatan bir belgeseli izlerken düşünmüştü. Annesi, bu misliyle verdiği tepkiyle kendi alanını koruyordu. Sabaha uzatmayarak, biraz nazla, hafiften terslenip yumuşayarak gönlünün alınmasına müsade ediyordu. Aslında tehlikeli bir oyundu bu yaşlı kaplanların hırlaşmaları, mazallah biraz yüksek bir ses tonu bu iki tansiyon hastasından birinin dengesini bozabilirdi. Allah’tan herkes sınırını iyi biliyordu ve bu oyunda ikisi de usta idi.

Vahi Beyi uyku ile uyanıklık arasındayken, Ekrem Bey masaya bir tavla bıraktı. Vahi Bey hemen canlandı ve “Önce bir çay alalım” diyip ayağa kalktı. Çaylar alındı, pencereden dışardaki hanımlara da üç çay uzatıldı ve tavlaya oturuldu. Ekrem Bey, Almanya’dan dört beş sene evvel dönmüştü. Almanya’ da emekli olmuş daha sonra da eşini kaybetmişti. Babadan kalma evini satmak için geldiğinde evi satmaya kıyamamış, kapalıçarşıdaki eski arkadaşlarının telkinine de dayanamayıp, satmak yerine eve yerleşmişti. Ekrem Bey  kapalıçarşı ziyaretleri sırasında görüp pek beğenip, satın aldığı gramafon ve üç beş taş plak, mahalllelinin ziyaretinde merak uyandırmış, o zamana kadar çalınmamış plaklar dinlenilmişti. Daha sonraları kahveye taşınan bu gramafon bazı akşmalar ufak çaplı eğlenceler, toplantılar yapılmasına da sebep olmuştu. Ekrem Bey her çarşı ziyaretinde yeni bir plak alır olmuştu. Plakları alırken aldığı bu plağı şu sever, bu plağı bu beğenir diye aldığını farkedince rahatsız olmuş, “Niye ben beğendiğimi almıyorum, insanların beni beğenmeleri için onlara rüşvet mi veriyorum” diye kuruntulara kapılmıştı.

***  

Karısını bir sene evvel kaybetmiş olan Şerafettin Bey, o akşam, vakit geçirmek için bulmaca çözerken, gazetenin bir köşesine şunları yazıvermişti : “Sevgili Anna İvanovna ( sonra bunun üstünü tek çizgiyle çizdi, üstüne bir yere “İki gözüm, canımıniçi” yazdı), gözü raftaki, pek sevdiği Rus Klasiklerine takıldı ve kendi kendine güldü. “Uzun süredir boşa kürek çektiğimin farkındayım. Zihnim yaramaz bir çocuk gibi hep sana (garip, halâ hatırana yazamıyorum) kaçıyor, hep seni düşünürken yakalıyorum onu. Karanlığıma doğru giden adımlarımla, senden gözümü alamadığım bu bakışlarım beni yoruyor. Bugün bakışlarımı da kendi karanlığıma çevirdim. Aklım ve ruhum sende kalırsa yaşamak zorunda olduğum bu karanlığa alışamam. Onun için onları da, artık, kendimle beraber bu karanlığa götürmeye karar verdim. En azından yanına gelene kadar…”, diye yazıverdi. Ertesi gün eve döndüğünde, yazıp da unutuğu bu notu aradı. Temizlikçi gazeteyi parçalamış, kuşların altına koymuştu. “Saklamamak daha iyi belki”, diye düşünmüştü. Arabada, Hulusi Bey’in kahvesine giderken de bu yazı aklına geliverdi. “Ne işi vardı, tanımadığı insanlarla bu saatte dışarda” 

Hulusi Bey, Şerafettin Bey’i, bu derme çatma barakanın, cam kenarında girişe yakın bir masasına oturttu. On iki küçük masa vardı. Müdür kafasından küçük bir hesap yaptı. Böyle bir işyerinin bir şeyler kazanması mümkün değildi, insanlar böyle küçük işletmeleri niye ayakta tutmaya çalışırlardı ki.  Duvarlar çoğu eskimiş artist fotoğrafları, eski İstanbul resimleri ile doldurulmuştu, “Ne kadar çok resim var, insanın üstüne üstüne geliyor”, diye düşündü. Resimler arasında çerçevelenmiş bir yazı ise dikkati çekiyordu “. Çerçevede ” Oğlum, hiçbir gümüş bedenli dilber, hamam duvarlarına çizilmiş resimlere kendisini gösterir, onların karşısında cilvelenir mi? /   O huri gibi güzel resimler şöyle dursun, kalkar, yarı kör bir kocakarıya karşı cilvelenirsin. /  O kocakarıda olan ve resimlerde olmayan nedir ki seni o resimlerden tutup çeker? /  Sen söylemezsin ama ben söyleyeyim: Akıldır, duygudur, anlayıştır, tedbirdir, candır. /   Kocakarıda insanla kaynaşan can var. Halbuki hamamdaki resimlerde ruh yok. /    Hamam duvarındaki resim, bir harekete gelseydi derhal seni kocakarıdan çekerdi.” Yanına oturan Vahi Bey “Geçen sene bu yazıyı kahveye asıtığımda hanım benle bir hafta konuşmadı. “Sonra?” diye sordu Şerafettin Bey. ” Yazıyı Hulusi Abiyle uzun uzun açıklamak zorunda kaldık. Anlayış gösterdi. Tabii bunda kendisine almış olduğum elmas yüzüğün de bir payı oldu” diye gülerek ekledi. ” Ama siz de haketmişsiniz” dedi müdür gülerek.  “Biz burada bir aile gibiyiz müdür bey. Bizim için bir meşgale aynı zamanda burası; bir sorumluluk, bizi ayakta tutan. Bu saatten sonra kim bize neyin sorumluluğunu verir. ” 

Müdürün gözüne masanın üzerine bırakılmış bulmaca takıldı. “Soldan sağa ….. kalemi alıp cevabı yazdı, yukarıdan aşağı ….. onu da yazdı. “Onu bulamamıştım dedi” tepesindeki bir ses. Elinde bir tabak börek ile Türkan Öğretmendi. “Meraklısı değilim ama, işte, bazen vakit geçirmek için çözüyorum” diye birşeyler söyleyip cevaplama ihtiyacı hisseti müdür. Konuşma onun üzerine kalmıştı ” Siz de mi bu mahallede oturuyorsunuz” diyiverdi. “Evet efendim, iki sokak aşağıdayım. Alzheimer için iyidir diyorlar, en allta bir tane daha var, soldan sağa”” …………” müdür onu da okuyuyup cevaplayınca” siz kolay kolay bunamazsınız, maşallah” “Hafızam kuvvetlidir benim” dedi Şerafettin bey, ses tonuna şaşırarak, daha sonra ses tonundaki kendinden emin halden utandı, canı sıkıldı. “Elinize sağlık, güzel olmuş” ” Yok ben yapmadım, sağolsun Neriman Hn yaptı. Pek marifelidir bu konularda” dedi tedirgin bir şekilde. Börekleri dağıtan Neriman Hn. “afiyet olsun dedi. Hiç ata bindinmizi Cüneyt Bey dedi” “Şerafettin efendim” diye düzeltti, “Yok binmedim niye sordunuz” “Malkoçoğluna benzer bir oturuşunuz var” diye tamamladı Neriman hn. Hiç bir şey anlamayan müdüre izah işi Hulusi abiye kaldı. Mahallelelinin bu özelliğini anlattı. Cüneyt Arkın’a benzetilmek hoşuna gitti müdürün, evet, çocukken eşeğe binmişliği vardı da ata hiç binmişti.”O da dört ayaklı, pek fark yok aralarında ” diye ekledi Hulusi abi, güldüler. Müdür yanında getirmiş olduğu çantayı açtı, içinden bir kaç evrak çıkardı, gözattı ve sonra  “Aslında burası bir dernek olarak açılmalıymış, bir klüp gibi burası. Dışardan kimse geliyor mu?”, diye sordu. “Çok nadiren” ” O bir şekilde çözülür. Muhasebecinizle beraber gelin yarın, çözeriz” dedi müdür. ” O zaman bir sorun kalmaz değil mi?” diye tekrar sordu Hulusi abi. “Bir tutanak var ama ufak bir ceza ile kapatırız”,”Çok yaşayın müdür bey” dedi Neriman hn, bütün kahve rahatlamıştı. Ekrem taş plaklardan bir şeyler koydu gramafona. Müdür günün kahramanı idi. Müdürün kahvedeki müdürlüğü bitmişti. Müdür bu birbirleri arasında samimiyetle sohbet edenler arasında kendini bir an fazlalık gibi hissetti. Müdürlüğümün dışında bu insanlar için bir anlamım yok, misyonum bitti diye düşündü. Türkan Örğretmen “Emekliliğinize çok var mı?” diye sordu, çayını tazelerken müdürün. “Altı ayım var” dedi. “Sonra ne yapacaksınız?” “Bilemiyorum bir planım yok, belki buralarda kalırım, belki başka bir şey”. Hulusi bey “Size buralardan bir yer baklım müdür bey” dedi. “Burası, belki niye olmasın? ” Cüneyt Bey bizim mahalle güzeldir” diye seslendi Neriman hn. “Şerafettin efendim, eminim güzeldir.”  diye düzeltti müdür.

Vahi Bey müdürün yanındaki sandalyeyi çekip oturdu ve müdüre askerliğini nerde yaptığını  sordu. Aynı yerde ama farklı dönemlerde yapmışlardı. Böylece uzun bir sohbette kapı açılmış oldu. Neden sonra açık pencerelerden serin bir rüzgar esti müdür kapının önündeki çiçekleri farketti “Ne güzel menekşeler”, dedi. “Sağolsun Sadri bunlara bakıyor.” dedi Vahi Bey. 

Sadri, müdüre bir küçük saksı menekşe hazırlamak için bahçeye çıktığında, müdür de gitmek için ayağa kalkmıştı. Müdürü uğurlamak için herkes kahvenin kapısına çıktı, tek tek herkesle selamlaşıldı. Hulusi abi, Şeraffettin bey arabasına binerken tekrar gelmesi için söz almayı unutmadı.

Standart
Hikayeler

İnsanlık Kahvesi

 
(hikaye taslağı)
 
15.7.2011
 
İnsanlık kahvesi sur içersinde; şehrin eski, unutulmuş mahallelerinden birindeydi. Bir zamanlar gözde bir yer olan burası, sakinlerinin çocukları büyüyüp başka mahallere taşınınca, hani deyim yerindeyse, artık bir emekliler mahallesine dönüşüvermişti.
 
Kahvenin sahibi Hulusi Abi idi. Hulusi onun gerçek adı değildi, mahallelinin ona  ,bıyıklarından  dolayı Hulusi Kentmene benzeterek, yakıştırdığı bir isimdi. Bu isimle oldukça uzun zamandan beri çağrıldığından dolayı, artık kimse onun gerçek adını hatırlamamaktaydı. 
 
Hulusi abinin kahvesi bir klüp/dernek gibiydi. Burada eleman çalışmazdı. İşleri gönüllü olarak kahvenin müdavimleri yapar,buna karşılık olarak onlardan herhangi bir ücret alınmazdı. Emekli pek çok insan için bir meşgaleydi.
 
Fakat iş bununla kalmazdı. Bu kahvenin müdavimlerinin sorumlulukları kahve ile sınırlı değildi.İki gün gözükmeyen müşteriler ya telefonla aranır, ya da kahve çıkışı içtima alınır, gelemeyenlere uğranarak, son çay orda içilirdi. Bu yoklamalarda devamsızlık hastalık sebebiylese alışverişi yapılır, bulaşıkları yıkanırdı ve ertesi gün çamaşır vb gibi derin işler için sözleşilir, program yapılırdı. Eğer başında beklenmesine gerek olacak kadar kötü durumda olan varsa, böyle bir ihtiyaç olursa, içlerinden biri başında bekleyiverirdi.
 
O gün Belgin hanımı ziyaretten dönüyordum. Bir iki gündür yoktu. Üşütmüştü, evdeydi. Kapıdan ekmeğini bıraktım, hasta haliyle temizlik yapmış “Bir şeye dokunma yarın sabah Türkan ile gelirim bulaşıkları, çamaşırları hallederiz” dedim “Sağol Sadri, siz olmasanız ne yaparım bilemiyorum” dedi.
 
Belgin Hanımın gerçek adı Belgin değildi, benim ismimin Sadri olmadığı gibi. Bu mahalle halkının bir adetiydi bu. Birbirlerine bir zamanların Türk Sineması artislerinden birinin isimini yakıştırıp, o isimle birbirlerine hitap ederlerdi. Yeni gelen bir komşu, ki dışardan fazla kimse gelmezdi, bir müddet takip edildikten sonra, mahalleli ona muhakkak bir isim yakıştırırdı. 
 
***
 
Hulusi abi, okuduğu bir kitaptaki “insanlık öldü” bölümüne inat, açtığının haftası kahvenin ismini değiştirdi. Muhasebeci bütün resmi evrakların değişeceğinden dolayı homurdandı ama, Hulusi abi bu konuda kararlıydı. “İnsanlık öldüyse adı yaşasın, bre more”, dedi.
 
Standart
Hikayeler

Nisan

Yağmur dindi ve koştuğum arnavut kaldırımlarından bir toprak kokusu yükseldi. Nisan yağmurları yumuşak ve sakin. Yine de belli olmaz, her an bir sağanak boşalabilir.
 
Yokuşun dik yerindeyim, nefesim kesilecek gibi oldu, karnımda bir sancı, bir kaç dakika durdum; her gün dinlendiğim kahveye daha dört, beş dakikalık yolum var.
 
Yetişebilmek için hızımı artırdım. Çamaşırlarını asan teyzeye acele bir selam verdim, beni gördü mü emin değilim, dalgındı ve içerdeki radyodan “Bir bahar akşamı rastladım size” şarkısı yükseliyordu.

Rastlamak? Şu kısa ömrümüzde, ne garip tesadüflerle kimlere rastlamıyoruz ki. Tanımadığımız hayatlara girip, misafir oluyoruz. Bazen kapı ardına kadar açık oluyor, ev sahibi gibi dalıveriyoruz içeriye; neşeyle, dostlukla karşılanıyoruz; bazan da yarı aralık bir kapıdan başımızı uzatıyoruz, davet edilip edilmediğimizden emin olmadan,  yüzsüzlüğü ele alıp bir sandalyenin ucuna ilişiveriyoruz, ev sahibinin kaş çatışını gördüğümüzde ise sessizce sıvışıyoruz. Kimbilir böyle kaç ruha dokunuyoruz ve kimbilir kaçında izimiz kalıyor farketmeden ya da onların izi bizde kalıveriyor.
 
Sağlı sollu dükkanlarıyla hergün geçtiğim bu cadde ya da genişçe sokak, açılan kapanan dükkanlarıyla, maaş kuyruğunda bekleyen ihiyarlarıyla, kedileriyle, sokaklarında oynayan çocuklarıyla, dükkanlarının önünde bekleyen esnafıyla soluk alıp veren, yaşayan bir canlı gibidir.

Bu arada güneş bulutların arasında çıktı, ıslak yola vurdu, yol aydınlandı; yağmur sonrası kuş cıvıtıları sokağı doldurdu. Hızla “bahar”ları  yeni açmış ağaçların arasından geçtim. Kaldırımlara yavaş insanlar doluşmaya başladı. Biraz evvel telaşla evlerin girişlerine kaçışan çocuklar şimdi yarım bıraktıkları oyunlarına  geri dönmeye hazırlanıyorlardı. Onlar gibi bir dam altına, bir kuytuya  saklanmış kedilerse  oyun arıyordu.
 
Kahvehanenin kapısında soluklanan şimitçiden simit alarak içeriye girdim. Pencereler ardına kadar  açıktı. Terli olduğumu düşünerek, pencerelerden uzakta çay ocağına yakın bir masaya oturdum.

Tek katlı, yıkık dökük küçük bir kahvehaneydi. Kahvecinin pencere önünde büyüttüğü iki limon ağacı ile menekşelerin, begonyaların kokusu pencereler açık olduğunda içeri dolardı. Duvarları eski futbol takımlarının resimlerinden şahmeranlara, hatlara kadar irili ufaklı bir çok tablo ile dolu temiz bir kahveydi. Geleni gideni tanıdık insanlardandı, arasıra yolunu kaybetmiş bir turist ya da yolu buralara düşmüş bir yabancı uğramazsa eğer.
  
Ben masaya otururken, tavlayı bitiren Selami atığı son zarla son taşını da aldı, zaferini kimler gördü diye biraz da şişinerek etrafına bakınırken beni farketti, arkadaşını gösterek neşeyle bana seslendi “ Yenilen pehlivan güreşe doymazmış.” Arkadaşı önce biraz homurdandı, sonra gülerek “Hadi canım sende” dedi ve gerinerek dışarı çıkıp, simitçiyle sohbete daldı.

Selami masaya otururken “Bu da olmasa hiç neşemiz olmaycak” dedi. “Hayırdır?” diye sordum. Bir sıkıntısı vardı anlaşılan. Simitlerden birini ona uzatıp, bir çay daha istedim.

“Sıkıntı” dedi “Belli bir nedeni yok, ya da ne bileyim ufak tefek şeylerin tortusu” diye ekledi.

“Hep aynı şeyler; ufak tefek sağlık, para sorunları, o kazadan sonra işte. Sen ne yapıyorsun? Sen nasılsın?”
 
“Bildiğin gibi, koşturuyorum” dedim gülerek.

Bu arada çay geldi, garsonun tedirgin tavrından irkilerek geri çekildim boşa gelen bardak devrildi. Neyse ki sadece pantolonun paçaları ıslandı. Garson gerilerek geri çekildi. Tanıdık bir garson değildi.

“Arkadaş da dün işe başladı” dedi Selami.

“Olur delikanlı, insanlık hali, seni telaşladırdım ondan düştü” dedim, canı sıkılan garsona. Bizi takip eden patrona da dönerek “Kabahat benin, arkadaşı telaşlandırdım, hallederiz” diye ekledim. Yeni garsonsa yorgun bir gülümseme ile çayları tazeledi.

Ben yorgun ayaklarımı uzattırken Selami kolunu kıran torununu anlatmaya başlamıştı. Çoçukcağızın kolu kaynamamış, bir daha alçıya alacaklarmış. O da yorgundu …Vucutlarımız mı, ruhlarımız mı daha yorgun diye düşünmeden edemedim.  Bu bitmeyen mücadelede gayeler her an değişiyor, anı anına uymuyordu; bazen günü, bazen yılları ya da bir ömrü kurtarmak oluveriyordu. Bir hastanın başında dert geceyi atlatmak; boğazın kıyısında bir bankta ise ömrün hesabının, gidişatının muhasebesini yapmaktı.

Güneş bulutların arasına çekiliyor, hava kararıyordu. Saatime baktım “Kalkmam lazım, geciktim” dedim. Ayağa kalktık, ben garsondan hesabı isterken Selami içinde yağmurluk olan bir poşet uzattı ” Giy, ıslanırsın yağmur geliyor” dedi. “Sen ne yapacaksın” dedim. “Burdan bir şemsiye alırım” dedi gülerek. Kırılan bardağı da hesaba katarak çay paralarını masaya bıraktım ve beraber dışarı çıktık.

İlk gök gürültüsünü kapıda duyduk ve hemen sonra bir iki damla yere düştü, yağmur geliyordu. Simitçi” Abi şimdi boşalacak, biraz bekle” dedi. “Nisan yağmuru çabuk geçer, acelem var yetişmem lâzım” diye cevap verdim. Selami ile vedalaştım ve yokuştan yukarı doğru koşmaya başladım.

Yağmur, soğuk bir rüzgârla beraber geldi. “Akşama hasta olacam herhalde” diye düşündüm. Selami’ nin tahmini doğru çıkmıştı, bu sefer sağanak halinde yağıyordu ve rüzgârsa hiç hesapta yoktu. Yorgun kaslarım zorlandığı için biraz yavaşladım. Her zaman geçtiğim aktar, bakkal ve  terzinin önünden geçtim. Hepsi kapı önüne, yağan yağmura dalmıştı, beni görünce şaşırdılar. Bakkal “Gel bir çay iç, ısınırsın” diye arkamdan seslendi.

Küçük bir tufan kopmak üzereydi. Gök gürültüleri bayağı kuvvetliydi. Annemin, biz küçükken, korkmayalım diye “Kazanlar devriliyor” demesi aklıma geldi. Kendi korkmazdı ama anneannem çok korkardı. Gök gürültülü, şimşekli yağmurlarda evin içinde fırfır dönerdi. O da herhalde bu korkunun bize bulaşmasını istemediğinden olacak, gök gürültüsünü bize böyle açıklamaya çalışırdı.

Ümit ve korku, bu iki kardeş duygu ne çabuk yer değiştiriyor. Binbir hayalin beslediği bu iki kardeş asla tek başına var olmuyordu. Birinin diğerine baskın geldiği, diğerinin sesinin çıkmasını engellediği uzun zamanlar oluyor gerçi, ama her nasıl oluyorsa, diğeri her defasında bir iğne deliğinden süzülerek geri geliyordu.

Bu sırada etraf sanki bir flaştan çıkan ışıkla aydınlandı, çok geçmeden nerdeyse tepemde bir gök gürültüsü patladı. O kadar şiddetliydi ki yerimde sendeledim. Yağmursa hızını artırmak için sanki bunu bekliyormuş gibi olanca kuvvetiyle hızlandı. Dört beş dakika süren bu sağanağın arkasından nihayet yokuşun başı, yağmur biraz hız kesmesine rağmen hâlâ kuvvetli, uzaklarda ise güneş bulutların arasından çıkmaya hazırlanıyordu. Biraz nefeslenip devam ediyorum, gidicek daha çok yolumuz var.

Standart