Kısık ateştekiler

Bilinç

Bir dosta,

Bilinç,

  1. Kişinin kendisine, yaşantılarına, çevresine, öteki kişilere, bir bütün olarak içinde yaşadığı dünyaya ilişkin farkındalığı, yaşanan deneyimlerden kendiliğinden doğan kendinin farkında olma görüngüsü;
  2. Öznenin duygularına, algılarına, bilgilerine ve kavrayışlarına bağlı olarak kendini anlama, tanıma ya da bilme yetisi;
  3. Bilme edimi ile bilinen içerik arasındaki ilişkiyi her ikisini de içerecek biçimde bir üst düzeyde kurabilme becerisi;
  4. Acı çekme, isteme, bekleme, düş kırıklığına uğrama, korkma gibi belli bir nesnesi bulunan bütün “geçişli” yaşama edimlerini olanaklı kılan ana ilke;
  5. Düşünen öznenin kendisine dönerek, kendisini kendi düşünceleri ile kavraması, kendisine bir başkası olarak dışarıdan bakabilmesi durumu;
  6. “İçebakış” yoluyla zihnin kendi deneyimlerinin gerçekliğini kavrama edimi;
  7. Zihinsel yaşamın geçmiş duyumları, algıları, bilgileri bellekte tutma yeteneği;
  8. Kişinin kendi içinde yaşadıklarına ya da dışarıda olup bitenlere yönelik incelmiş sezgisi, bütün yaşadıklarına ilişkin genel görüşü;
  9. Üzüntü, sevinç, hüzün gibi tek tek yaşantı durumlarına ilişkin kendilik izlenimleri, şeylerin kişiye nasıl göründüğüne yönelik görüngübilimsel yaşantılar bütünü.

Tanımlaması daha çok doğrudan olmasından ziyade dolaylı yollardandır (farkındalık gibi) ve birçok farklı şeyi ifade edebildiği için zordur. Çünkü bilinç ağırlıklı olarak kişisel bir deneyimdir. “Canlı maddenin öğretimini denetleyen özel bir öğretmendir, bazen yeterince eğitilmiş olan öğrencisi, öteki görevleriyle uğraşmak için yalnız bırakır” şeklinde basit ve anlamlı tanımlamaları da varsa da, “bir kişinin kendi varlığının/var oluşunun, duyularının, düşüncelerinin, çevresinin farkında olması” olarak da tanımlanır. İç durumumuzu sorgulayarak bir şeylerin farkında oluruz ve bilinçli bir varlık olduğumuzu hissederiz ve bilincin en önemli noktası da budur. Bilinç, çoğu kez “farkında olma, farkındalık” ile aynı anlamda kullanılır. Yani bilinçli kabul edilen varlıkların “nesnel/dışsal gözlem” ve “öznel/içsel gözlem”leri vardır. Öznelci kuramların tuzağına düşmemek elde değildir. Bilincin bütün tanımları temelde hep aynı gibidir. Ama her tanım “eski bir şişede yeni bir şarap gibi” sunulur. Ya da bazıları “görüntüyü kurtarmak” adına öne sürülmüşlerdir. Tanımı yapacak bir doctor universalis (evrensel bilgin) bulmak mümkün değildir. Ya da bekleyeceğimiz ani bilgisizlikten, ani bilgili bir duruma geçme, ani bir kavrayış (anagnoresis) mümkün gözükmemektedir.

http://tr.wikipedia.org/wiki/Bilin%C3%A7

Galiba ilk dikkat edilmesi gereken, bilincin o anın farkında oluşu mu? Yoksa bu farkında oluşun aynı zamanda içinde bir hafıza, tecrübe  içerip içermiyor oluşunu ayırt etmek. İkincisinde bilinç olayları farkederken kendi kişisel tecrübesinden, tarihinden farkediyor olacak.

Bu sorunun cevabı olarak dokuz tanımı karşılaştırdığımızda birbirinden farklı bilinç tanımları ortaya çıkıyor.

Örneğin; yedi numara tüm yaşananların belleği olarak tanımlarken, bir de kişinin içinde yaşadığı dünyanın farkındalığından bahsediyor.

Bilinçten hâl’e bir bağlantı kurmak istersek (ki bir hâl’e sebebiyet versin), bu ancak bilincin kişinin dünyaya bakışını değiştirecek bir etki ortaya koyabilmesi ile mümkün.  

Burada galiba hâl’e etki edebilecek şey muhakeme ve bunun sonucu yapılacak eylem olmalı. Bu zihne bir daha geri dönmemek ya da neticeyi kabullenmek manasında.

Bilinç muhtemelen muhakemeden önce var. Seçilmiş, yapılan eylem sırasında varolması, eylemin niteliğine bağlı. Tekrarlanan, alışılmış, beceri kazanılmış bir eylemde bilincin pek katkısına gerek olmayabilir.

Soruya geri dönersek bilinç insanı mutlu eder mi? Tek başına, müdahale edemeyen bir farkında oluş ile istenmeyen bir şey  mutsuzluk, istenilen bir şeyin mutluluk verecektir. 

Olayları seyreden bilinç, olanlardan rahatsızsa ya da daha doğru bir yolu görüyorsa bunu değiştirmek isteyecektir. Bu yüzden seyreden bilinç ( bilincin içinde aklın, muhakemenin var olup olmadığını bilemediğimden sadece varolanın farkındalığı olarak kabul ediyorum) yerine akıl ve muhakeme dersek daha doğru olur gibi geliyor.

Bir kimyasal resaksiyon gibi farkeden bir bilinç, rahatsız olan ve akılla muhakeme edip müdahale ederse ve bunun sonucunda da yeni bir hâle ulaşan insandan bahsediyoruz. Hem kimyagerlerin, hem de felsefecilerin anlayabileceği bir konu herhalde 🙂

Sanki bunun tersi de mümkünmüş gibi. Hâl’in düşünceyi, bakışı değiştirmesi ya da birbirini etkilemesi. Hz. Mevlâna Fihi Ma Fih de şöyle diyor:

54. BÖLÜM- Birisi, Kadı İzzeddin’in selâmı var; boyuna sizi Övüyor dedi.

(Mevlânâ) buyurdu ki:

Kim bizi iyilikle anarsa Dünyada adı, İyilikle anılsın.

Bir kimse, bir kimse hakkında iyi söylerse o hayır, o iyilik, kendisinedir, gerçekte kendisini övüyor demektir. Bu, şuna benzer: Birisi, evinin çevresine güller, fesleğenler eker; evinin bahçesini güllükgülüstanlık yapar. Ne vakit bakarsa gül görür, fesleğen görür, boyuna cennettedir. İnsan, insanların hayrını söylemeyi huy edinirse birisinin hakkında hayırlı sözler söylemeye koyulur; o da onun sevgilisi olur; onu andı mı, sevgilisini anmış olur. Sevgiliyi anış güldür, gül bahçesidir, güzel kokudur, esenliktir. Fakat birisinin kötülüğünü söylerse onun nefretini .kazanır; o adam da onu andı mı, hayâli gözünün önüne geldi mi, yılan, akrep görmüşe, yahut tiken, çöplük görmüşe döner. Madem ki gece-gündüz, güller, gül bahçeleri, İrembagları görebilirsin, elindedir bu; peki, ne diye tikenliklerde, yılanların bulunduğu yerlerde gezerdolaşırsın? Herkesi sev de boyuna güllükte-gülüstalıkta yaşa. Herkesi düşman bilirsen düşmanların hayalleri gelir gözünün önüne; gece-gündüz tikenliklerde, yılanların bulunduğu yerlerde gezip dolaşırsın âdeta. Erenler, herkesi severler, iyi görürler ya; bunu başkaları için yapmazlar, kendileri için bu işe girişmişlerdir; kötü, tiksinilen bir hayal görmemek isterler. Madem ki şu dünya da insanları anmaktan, hayallerini görmekten kaçınmaya imkân yok; nefret edilen bir kötülük, yollarını kesmesin diye anışlarının da, hatırlayışlarının da hep sevimli, hep güzel olmasına çalışırlar. Demek ki halka ne yapıyorsan, halkı nasıl hayırla, şerle anıyorsan hepsi de dönüp sana geliyor. Ulu Tanrı bunun için «Kim bir iyilik ederse kendisinedir o; kim kötülük ederse gene kendisinedir o» buyurur; «Zerre ağırlığınca hay-reden hayrını görür; zerre ağırlığınca şer eden şerrini görür» buyurur.

Bir insanın diğer insanları devamlı iyilikle anması, iyilikle anabilecek bir hâl’in içindeyse mümkün olur, aksi onun için bir yük olur, zorlama olur. Onun için iyilikle bakabilecek bir hâli öğrenmesi, tecrübe edebilmesi lazım. İnsanın normal hâl’inin bu olmadığını varsayarsak tabii.

Reklamlar
Standart